Bal Kabı

Gençken bir kedim vardı; Limon. Çılgın ama ürkek bir şeydi. Bebekken bir türlü vazgeçemediği tek şey sofradan ve hatta buzdolabından yiyecek aşırmak ve bulduğu yerde mideye indirmekti. Hiç unutmam, bir gün işten döndüğümde onu su kabının başında sağa sola sallanırken bulmuştum. Şöyle bir yüzüne baktığımda ne göreyim! Yüzü gözü muhallebi içinde. Sen buzdolabını aç, rafa tırman, henüz hiç dokunulmamış olan çikolatalı muhallebiye dal ve yiyebildiğin kadar ye. Eh… Sonrasında tabi öyle bir şişmiş ki, su bile içemez hale gelmiş. Bugün birden aklıma geliverdi. Gülümsedim.

Sabah koşturmamız evlere şenlik. Üç çocuklu ev hali… Çocuklar uyandırılacak, kahvaltılar edilecek, öğle yemekleri paketlenecek, bale öğrencisinin saçları örülecek, sporcuya çanta hatırlatması yapılacak ve farklı adreslere teslim için yola çıkılacak. Bu esnada anne baba da işe gitmek için arada ne kadar hazırlık yapabilirse o kadar.

Yine o sabahlardan biriydi bugün. Hazırlıkları biten Mimu’ya haydi sen biraz oyna, demiş ve içeride başka işleri toparlıyorum. Salon pek sessiz. Böyle anlarda muhakkak bizi bir sürpriz bekler ama, ne yalan söyleyeyim gidip bakamadım.

Tam kapıdan çıkabilecek hale geldiğimizde Mimu ekşi bir suratla:

– Ay kaynım ayyıyo anne…

– Hayda, ne oldu ki şimdi, gel bir bakayım sana.

– Mimu! Bu tshirtin hali ne böyle, her taraf bal!

Yüzünde geniş bir gülümseme, akıllı ve yaramaz gözlerde anlık bir parlama. Küçük ayıcık kaşla göz arasında sofradaki bal kabına dalmış, yiyebileceği kadarını yemiş ve üst baş batmış.

sofralarBu ruh hali belli bir yaşa dek yuvalarda büyüyen çocukların neredeyse hepsinde var; sofradaki yiyeceklerin biteceğine dair bir endişe, bu endişenin verdiği dürtü ile bulduğunu anında ağzına atma telaşı. Oğlumuz ilk zamanlarda her akşam yemeğinde bu endişeyi yaşıyordu. Sofrada bir kavga kıyamet. Tencerelerin hepsini görmek istiyordu; aç o kapağı! Onda ne var? Ya bunda? Bitti mi? Ben de yiycem. Sen az ye, bana çok koy. Hepsinden koy!

Her şeyin aslında hepimize yetebileceğini anlatmak zaman aldı. Bir süreliğine, yemekleri mutfakta koyduk tabaklara, hepimize azar azar. İnce ince işledik: Sofra bir keyif alanı, ailemizin bir araya geldiği bir buluşma. Kavgasız gürültüsüz, korkusuz yemek yediğimiz; sadece bedenimizin değil, ruhumuzun da doyduğu bir yer. Mimu’da çok yol kat ettik elbette. Hala arada bir, böylesi sevimli ama bir yanıyla da kırılgan anlar yaşıyoruz. Tatlı tatlı gülümsüyoruz ama ardında yer alan duyguyu hiç es geçmiyoruz.

Tüm çocuklar en temel hakları olan doyma haklarını korusun. Karınlar her durumda doyar da, esas ruhları doysun…

Reklamlar
genel içinde yayınlandı | 2 Yorum

Koruyucu ailelik, sorular sorular…

Genelde hep duygularım üzerine yazmayı sevsem de, son dönemde öyle güzel telefonlar, mailler alıyorum ki, böyle bir bilgilendirme yazısı iyi olacak diye düşündüm.

Neden koruyucu aile olduk? Çünkü biz ailemizi büyütmeyi istedik. İkizlerimiz artık büyümüş ve bir başka bebek doğurma ihtimalim yaş olarak düşmüşken sevebileceğimiz bir başka can bir yerlerde bizi bekliyordur diye düşündük.

Neden evlat edinme değil de, koruyucu ailelik? Çok da ince bir düşünme sürecine tabi tutmadık aslında kendimizi. İki biyolojik çocuğu olup da kırk yaşını geçmişken evlat edinebilmemiz çok daha uzun sürecekti muhtemelen. Oysa bir yaştan sonra insan beklemenin de anlamlı olmadığını öğreniyor. Harekete geçmek en iyisi idi. Öyle de yaptık. Hem arzumuz kağıt üzerinde bize ait olması değildi, kalben bize ait olması yeterli diye düşündük. Öyle de oluyor, hiç tereddüt etmeyin.

Hukuken temel ayırım şu; çocuğunuz evlat edindiğinizde sizin nüfusunuzda oluyor. Koruyucu ailelikte böyle değil. Bu çocuklar evlat edinilebilme statüsünde olmayan ama bir sebepten dolayı kurumda büyümeleri gereken çocuklar. Yani bir sebepten ötürü koruma altında oluyorlar. Öyle ya da böyle, devlet kurumlarında büyümekten başka şansları olmuyor. Aile yaşamı işte bu nedenle en kıymetlisi.

Süreç nasıl ilerliyor? Başvurumuzu yapmadan önce bir ön görüşme yaptık. O görüşmede evrakları alıyorsunuz ve bir ay içinde tamamlayarak başvurunuzu yapmanız bekleniyor. O süreçte belki de en kritik olanı varsa çocuklarınıza durumu iyi aktarmak. Çünkü eğer yaşları büyükse sizden istenen her belgeyi onlar adına da hazırlamanız isteniyor. Ve bunların içinde kan tahlilleri, psikiyatrik değerlendirme vs de var. Hastaneler genellikle evlat edinme sürecine dair bir kontrole alışık. Oysa koruyucu ailelikte istenen evraklar daha az, bunu sağlık merkezine doğru aktarırsanız bazı bürokratik zorlukları hafifletmiş olursunuz.

Evrakları teslim ettikten sonra kurum bir ev ziyareti yapıyor. Uzmanınız evinizin fiziksel uygunluğunu, aile düzeninizi yerinde inceliyor. Sizinle anne baba olarak sohbet ediyor. Eğer çocuklarınız büyükse onlarla da birebir laflıyor.

Bir sonraki aşama kurumda karşılıklı görüşme. Bu kısımda belki sizin bile aklınıza gelmemiş sorularla karşılaşabilirsiniz; rahat olun. Aslında amaç kararınızdaki kararlılığınızı görmek, olası sıkıntılara hazır olup olmadığınızı yorumlamak. Koruyucu ailelik evlat edinmek gibi bir yol değil. Bunun ayırımında olup olmadığınızı bir kez daha sorgulayabilirler. Aslında konunun özünde çocuğun faydası var. Bunu hiç akıldan çıkarmamalı. Elbette bu adımı ailemizi büyütmek için atıyoruz ama temelde ailesi olmayan bir yavruya bir yuva açılacak, kurum bu noktayı gözetmemizi istiyor. Haklı da.

Bu aşamayı geçtikten sonrası… Beklemek. Beklenti ve taleplerinize, ailenize uygun bir küçüğün bulunması için beklemek. Bizim başvurumuzun kabulünden sonra oğlumuzla buluşmamız üç ayımızı aldı. Belki de en yavaş geçen süre bu. Midemde kelebeklerle geçirdim ben bu üç ayı (bu yazıdan okuyabilirsiniz).

Minikadamla buluşmamız… Bir kış günü uzmanımızdan telefon geldi: Böyle bir yavrumuz var, görmek istiyor musunuz diye. Hemen, dedik, en kısa sürede gelelim. Yuvada büyüyen bir minikti oğlumuz, henüz iki buçuk yaşında. Bir küçük kitap aldım ona, tanışmamızı kolaylaştırmak için. Ertesi günü koşar adım yaşadığı yere gittik. Ürkek ürkek oturuyordu koltukta, belki o bizden bile tecrübeli idi bu buluşmalara. Bir saat kadar yanında kaldık; birlikte bir bağ kurabildik sanırım. Öyle bir saat ki bu, taş gibi ağır. İnsanın kalbinde binlerce tereddüt, heyecan, istek hepsi birbirine giriyor. Minikadam için de öyle olsa gerek. Küçücük yaşına rağmen anlıyor ki, bir başka durum var ortada. Böyle bir anın aslında kararı olmuyor. Sadece duygusu oluyor. O an hem kendimiz, ailemiz hem de bir küçük can için karar vermeye çalışıyorsun; sevecek miyim koşulsuzca, alışacak mıyız birbirimize, çocuklarımız kabul edecek mi herşeyi olduğu gibi… Hani sanki neredeyse bir yıldır hazırlanan biz değilmişiz gibi bir şaşkınlık hali geliyor insanın üzerine. Bir işaret arıyorsun, bağlanabileceğimize dair bir işaret. Ben o kararı tam ayrılırken verdim sanırım. Kitabı götürmek ister misin evine dedim? Hayır, dedi. Ayrıldık. O oyun ablası ile elele yürürken ardından bakıyordum. Bir baktım ki elimde kitabı kalmış. Mimuuu diye seslendim, döndü baktı. Bak, dedim, elimde bu kaldı. Almayacak mısın? Bana doğru öyle bir koştu ki. Tamam dedim. Annesi benim.

Tanışmamızdan hemen sonra kurum bize soruyor; bağlanma sürecine geçmek istiyor musunuz, diye. Evet derseniz bir haftaya yakın bir süre annesi olarak her gün yuvaya gidiyorsunuz. Küçüğün ortamında onunla zaman geçiriyor, bakımına destek oluyorsunuz. Sizi güvenebileceği bir insan olarak görebilmesi için bir zaman gerekli. İnanın bu güven iki gün bile geçmeden inşa olmaya başlıyor. Sevginin gücü hakikaten çok büyük. Biz üçüncü günde baba, abi ve abla ile buluşturduk minikadamı. Süreç içinde iki tane zor günüm varsa eğer benim için ilki bu idi. Bir yandan biyolojik çocuklarınızı koruma hissiniz, onların gözündeki bir küçük kırgınlığa bile takılmanız; bir yandan küçük yavrunuzu aileye dahil etme gayretleriniz. Baba ile bağ en son kurulanı. Çocuklar bir şekilde daha kolay ilişkileniyor da, küçüğün hiç tanımadığı erkek figürüne alışmasının zaman alacağını daha o an fark ediyorsunuz.

Eve geliş ve sonrası nasıl ilerliyor? Bir hafta dolmadan tamam dediler, Mimu artık sizinle. Koşar adım gittik evine; zaten bir kendisi var. Eşyası, oyuncağı, sevdiği özel bir nesne, hiçbirisi yok. Herşeyi ortak olan bir yaşamdan bireysel yaşama geçiş… Kapıdan nasıl çıktık ve evimize nasıl geldik derseniz, onu da buradan okuyabilirsiniz.

İki tane zor günüm var demiştim ya, ikincisi Mimu’nun eve gelişinin üzerinden birkaç gün geçmedendir. Hayallerimiz ve kalbimiz ne kadar büyük olursa olsun; gerçekler kolay değil. Hele de sorumlu olduğumuz başka çocuklarımız da varsa. Bir anda çok çocuklu yaşama geçiş, tüm dengelerin aniden değişmesi, alışkanlıkları ve çok doğal korkuları ile gelen bir yavruyu hayatımızın içine almayı öğrenmek… Hiç kolay değil. Üçüncü gün bir duygu boşalması: Ben ne yaptım, nasıl becereceğim bu dengeleri kurmayı diye ağladım, ağladım. Ferahladım sanırım. Gücümüzün nereden geldiğini hatırlamak iyi oluyor bazen.

Kurumun takibi. Uzmanınız düzenli olarak ziyaretlerde bulunuyor. Gündelik yaşamda nasıl bir tempoda iseniz onu elbette devam ettireceksiniz. Çalışan bir anne iseniz bir yardımcınız olacak elbette, yavrunuza siz yokken bakacak. Onunla da böylece tanışacak uzman. Çocuğunuzun gelişimi nasıl, bağlanma sürecini tamamlayabilmiş mi? Ailenin tüm bireyleri süreci kabullenmiş mi, bunları elbette izleyecek.

Evdeki yaşamda önerilerim olacak olursa:

Lütfen hem kendinize hem de çocuklarınıza (hepsine) zaman tanıyın. Acele etmeyin. Sabırlı olun. Çocuk yetiştirmiş olsanız dahi bu defa başka şeyler deneyimleyeceksiniz. Buna açık olun. Eğer becerebiliyorsanız daha en baştan pedagojik bir destek alın. Aslında bilin ki, belki de en çok zorlanacak olan biyolojik çocuklarınız olacak. Gelen küçük bir nevi Alis Harikalar Diyarı’nda çünkü. Birebir ilgi, onunla uzun uzun ilgilenen yetişkinler, oyuncaklar, kurulu bir aile düzeni. Hepsi yavrunuz için bir ilk. O bu heyecanla başa çıkmaya çalışacak. Biyolojik çocuklarınız ise o güne dek yaşadıkları yaşantının değişimine tanıklık edecek ve korkuları olacak. Onları dinleyin, birebir zaman geçirin. Hiç merak etmeyin, kardeşlik bağı muhakkak kuruluyor (kardeşler için yazım da burada) Ama sabırlı ve hakkaniyetli olun.

Okuyun. Türk literatüründe olmasa da, yabancı kaynaklarda koruyucu ailelik ve evlat edinme süreçlerinde ailelerin ve çocukların yaşadıkları üzerine okuyabileceğiniz yazılar var. Her görüş işe yarıyor. Unutmayın ki yavrunuzun özel ihtiyaçları olacak, bir aile ile ne kadar geç buluşmuşsa o kadar çok. Bu eşikleri iyi gözlemlemek ve ilgimizi o yönde yoğunlaştırmak mühim.

Eğer evli iseniz eşinizle süreci paylaşın. Sizin piliniz bittiğinde izin verin, o devralsın. Aslında lokomotif sizsiniz, çünkü bu küçükler önce anneye bağlanıyor. Bu çok önemli. Sürecin sağlıklı ilerlemesi sizin elinizde. Ama sizin enerjiniz bittiğinde bırakın baba devreye girsin. Böylece bir süre sonra bir bakmışsınız, yavrunuz onu da koşulsuz kabul etmiş.

Gündelik yaşantınızı olduğu gibi sürdürün ve küçüğe sorumluluklar verin. Göreceksiniz aileye adaptasyonu böylece daha hızlı olacak.

Tıpkı diğer çocuklarınızı büyütürken yaptığınız gibi, bir düzen kurun, ve bu düzene sadık kalın. Küçüğün güven duygusu ancak böyle inşa olacak.

Bol bol bir arada oyun oynayın, henüz hiç tanışmamış dahi olsa ona kitap okuyun. Yaşının gerisinde olabilir dikkati, bu sizi şaşırtmasın. Küçük küçük atılan adımlar zamanla büyüyecek.

Bir sonraki adıma geçmek için sabırlı olun; örneğin kreşe başlamak, büyük aile ile tanıştırmak vs için. Bir duygu bombardımanı içinde olacaksınız ilk aylar. Siz de , o da. Önce çekirdek aileye ve evine alışsın, sonrası sonra gelsin derim.

Son söz. Biz bu sürece girerken aklımızdaki bir iyilik projesi değildi açıkçası. Bu tek taraflı bir beslenme değil. Evet, elbette bir yavruya aile sunmak harika bir duygu. Ama sevgi karşılıklı. Sizin ona duyduğunuz bağı o da size duyacak. Ve sevgisi tüm aileye iyi gelecek. Büyük oğlum en başlarda çok sorgulamıştı bu kararımızı. Hatta bizi bir sosyal hizmetler uzmanından beklenecek sorulara boğmuştu. Aradan bir yıl geçtiğinde şöyle diyor şimdi; ‘iyi ki yapmışız anne, iyi ki bizi ikna etmişsiniz. Abi olmak harika bir duygu.’ İşte bu söz özetliyor herşeyi.

Bol şans.

üclü

 

genel içinde yayınlandı | 4 Yorum

 Hayatta bir sebebimiz var

En çok yoldayken düşünüyorum, şu anki gibi.  

Kendimi tanımak için iyi bir vesile yol. Son bir senede beni, eşimi, DeDo’mu bir daha keşfettim. İnsanın içinde ne kadar geniş bir sevme gücü var, bir daha gördüm. 

Sevdiğimiz herşeyi biz koyuyoruz yerli yerine. Sevmediklerimizi ayıklamak, ön sıraları güzelliklere vermek elimizde aslında.

Şimdi artık bir de Mimu’m var. Boncuk gözleriyle bakıp annecim dedi mi, dünyalar genişliyor.

Böylesini seçtik biz ailecek. Zorlukları da olacaktı, biliyordum, biliyorduk ama seçtik. Seçimlerimizi yeşertmek elimizde.

Yürürken sokaktaki ağaçlara isim takıyor Mimu’m; bu ben, bu anne, bu baba, bu De ve bu Do diyor. Aile olmayı öğreniyor, o da bunu seçiyor bence usulca. Mutlu olmanın yollarını seçiyor.

Polyanna değilim. İyi şeylere odaklanmanın gücünü keşfedenlerdenim sadece. Yoksa, yorulmuyor muyuz? Sabrımızın dibe vurduğu olmuyor mu? Şu gün bitsin de çocukların hepsi uyusun dediğimiz olmuyor mu? Üç çocuğumun herhangi birini ihmal ettiğimi hissettiğim anlar olmuyor mu? Eşimi, işimi, dostlarımı sıraya koyamadığımı fark ettiğim… Hepsi oluyor. 

Ama, hayatta bir sebebim var. Bu zaman zaman yüksek sesle, kuvvetle konuşuyor bana. Zaman zaman usul usul, arada bir cılızca konuşuyor. Bazen de bir duvar kadar sağır oluyor etraf. Ama o sebebe kulak veriyorum her duyduğumda. Benim gücüm o seste saklı. 

Küçük canları yeşertmek, hayatı keşfetmelerine destek olmak, neşelerine ortak olmak, iç seslerini bulmaları için yol göstermek, aile olmanın huzurunu bilerek büyümelerine gayret etmek, alternatif patikaları es geçmemelerini sağlamak, küçük mutlulukları kalplerine dizebilmeyi öğretmek… Sanırım benim de varoluş nedenim bu, hayattaki sebebim…

Ya sizin? 

  

genel, kanatlar, mutlu anne, seyahat içinde yayınlandı | 2 Yorum

Bir yaşındayız

İkizler yeni yeni yürüyor. Haftaları, ayları saydığımız günlerin sonunda De ve Do’nun bir yaşına yaklaşmışız. Anne baba olarak içimizde bir gurur; sanki çok uzun yollar kat etmiş gibiyiz. Bir yandan da öyle. İki kişilik bir hayatı dört kişilik kılmayı öğrendik. Yenidoğan bebekleri ayağa kaldırmış olmak, onlarla bir hayatı nasıl kurgulayacağımızı keşfetmek, eş iken anne baba olmak… Hepsi bu bir yılda oluverdi. İşte en çok da bu yüzden, heyecanla kutlamak istiyoruz. Başardık demek için, biz de büyüdük demek için.

Bugün, içimde aynı heyecan, aynı coşku. Cümle aleme seslenesim var: Bir koca yıl geçti! Mimu evimize geldi, bizi yeniden anne baba yaptı. De ve Do’yu abla abi yaptı. Kendisini de enerjik, kararlı, becerikli ve en mühimi de mutlu bir minik adam yaptı. Hoş geldi!

O gün, o kapıdan çıkarken yeni giysiler olsun üzerinde istemiştim. Bedenini tahmin etmeye çalışmıştım, eski tecrübelerimi yoklayıp.

O gün, o kapıdan çıkarken fotoğraflarını çekmiştim, onu kollayıp sevenleriyle bir anısı olsun diye.

O kapıdan çıkarken elimi tutsun ve hiç bırakmasın istemiştim.

O kapıdan çıktı ve babasının omzu üstünden izledi dünyayı ilk kez; ürkek, şaşkın, endişeli.

Ve bir kapıdan girdi aynı endişeli duygularla. Bize güvendi sadece. O güvenle girdi evine.

İki güzel yürekle buluştu evinde; De’nin oyuncu ve meraklı bakışları, Do’nun şevkatle kollayan gözleri an gibi aklımda.

İlk uykusunu uyudu yatağında, ellerini yüzüme koyup.

O gece, tüm çocuklar uyuduğunda eşimle birbirimize baktık, sessizce anlaştık. Bazen bir his iner ya dünyanıza, söze gerek bırakmayan. Öyle bir andı işte…

Birkaç gün sonraydı, herşey sanki darmadumandı. Ağladım ağladım ağladım. Hiç unutmuyorum. Beynimde sorular: Ne yaptım ben, nasıl kuracağım bu yeni dengeyi? Nasıl sağlayacağım yeniden evimizin huzurunu, De ve Do’yu üzmeden başarabilecek miyim? Mimu’yu ait kılabilecek miyim yuvasına? Sanki yeni doğum yapmış bir lohusa gibiydim. Kırılgan, içinde bulunduğu günden çok sonraya gıpta ile bakan. De ve Do küçücükken tam böyle hissetmiştim, beceriksiz ve çaresiz…

Çok iyi geldi o ağlama. Toparlandım. Gücümü hatırladım.Yeniden bir miniğe anne olmayı hatırladım. Zaman zaman eşimin doğallığından, zaman zaman De’nin becerikliliğinden, zaman zaman da Do’nun mantığından feyz aldım. Sabrımın zorlandığı anlar oldu. De ve Do’ya kızdığım, Mimu’yu dakikalarca sakinleştirmeye çalıştığım, az biraz yol almışken en başa döndüğümüzü sandığım anlar oldu.

 Bir süre sonra fark ettim ki, olması gereken ne ise o oluyor. Bu bir akış ve herşeyden önce suyun çalkalanmasına izin vermem gerekiyor. O gün o kapıdan çıkarken hissettiğim aşk ile davranınca, herşey yoluna giriyor.

Şu an, tüm çocuklar uykuda. Mimu ile kitabımızı okuduk, kıkırdaştık. De ve Do ile kısacık sohbet ettik. İşte böyle büyük bir aile oluverdik. Mutlu yaşlar bize 😊…  

genel içinde yayınlandı | 5 Yorum

Hiç kolay değil

İtiraf ediyorum, hiç kolay değil. Anne olmak zor zenaat. Evi çekip çevirmek, farklı yaşlardaki çocukları dinlemek, anlamak, engin bir sabra sahip olmak, sakin kalmayı başarmak, okulları, dersleri, becerileri ile ilgilenmek, meraklarını takip etmek ve tüm bunlar olup biterken çalışmak… Hiç kolay değil, hatta tüketici.

Tozpembe bir tablo çiziyorsam arada bir, bu zorlukları unutmak ve en derinde yatan gerçeğe tutunmak içindir. Anne olmak büyük bir güç, tüm maneviyatımı bir zırh gibi kuşatan sihirli bir elbise. 

İki küçük büyüttük eşimle yıllarca, ikizler. İkiz annesi olmanın katmerli zorluklarından söz etmeyeceğim çünkü yaşadıkça görüyorum ki birden çok çocuk büyütmenin zaten kolay bir tarafı yok, her annenin tecrübesi kendine. Ama diyeceğim şu; dokuz yaşına gelmiş iki çocuğumuz varken evet, isteyerek ve inanarak iki buçuk yaşında bir minik daha kattık aramıza. Ve bummmm… Duvara çarptık. 

Hızlandırılmış bir erken çocukluk adaptasyonu, hızlandırılmış bir abi abla olma sendromu, hızlandırılmış bir kalabalık aileye geçiş süreci. Hepsi ardı ardına eklendi evimizde. İki çocuğun yıllar içinde kurulmuş dengesi üçüncü bir bireyle sallanmaya başladı. Anneliği artık öğrendim ve vites değiştirmeden devam ediyorum diyordum. Tüm bildiklerimi unuttum. Bir acemilik hali geliverdi üstüme, büyüklere nasıl davranmalıyım, küçüğe ailemizi nasıl tanıtmalıyım, evin pratiklerini nasıl kurgulamalıyım… Yoluna giriyor elbette zamanla ama zorlandım, zorlandık hep birlikte.

Beni tanıdıkça, soranlar oluyor, çok haklı bir merakla; kardeşler arası denge nasıl kuruluyor? Aileye katılan minik nasıl adapte oluyor olup bitene? Abi abla nasıl hissediyor ve kabulleniyor tüm bu hızı, değişimi?  

 
Hiç kolay değil. Öyle yansıyorsa paylaştığım karelere burada, instagramda, facebookta; dedim ya sürece değil, özüne tutunmak içindir. Miniğin küçük yaşına rağmen getirdiği alışkanlıkları var. Onları kırmayı öğretmek bir süreç. İnce ince uğraşmak ve sonsuz bir sabra sahip olmak gerekiyor. Duygularını çok da tanımıyor çünkü, en büyük eksiği bu. Kızgın mı, üzgün mü, mutsuz mu, bu hislerini nasıl anlatacak etrafına, nasıl başa çıkacak olumsuz duygularla, bilmiyor. Ve çoğu zaman bağırma, ağlama hatta vurma ile dışa vuruyor bunları. ‘Bizim evde vurmak yok, kızgınsın anlıyorum, üzgünsün biliyorum, mutsuzsun görüyorum ama vurmuyoruz’ demekle geçiyor ilk aylar. Abi abla hiç alışık olmadıkları bu dışavurumla nasıl başa çıkacağını bilemiyor. Zaman zaman olgun bir yetişkin gibi davranıp, zaman zaman minikten beter tepki veriyorlar. Güvenmeyi öğrenmesi bir başka aşama. Anneyi, babayı, aile olmayı öğrenmesi zaman alıyor miniğin. İki ileri bir geri gittiğimiz bir yolda yürüyoruz. Kimi zaman hepimizi çok seviyor, kimi zaman adını bile koyamadığım bir kızgınlık ve ürkeklik görüyorum gözlerinde. Duygularım şu iki uç arasında çalkalandı ilk zamanlar aslında; ben ne yaptım böyle, nasıl altından kalkacağım? / Ne büyük bir zenginlik bu, üç çocuğum da bambaşka bir hayat becerisi kazanıyor.

Anlayacağınız, hiç kolay değil. Tüketici. Fiziksel zorluklar yine fiziksel çabalarla aşılabiliyor. Bu görece kolay. İki gece daha çok uyusam, üçüncü gün daha iyi hissediyorum örneğin. Esas badireler duygusal anlamda çıkıyor önüme ve malesef bunu uyku, çay, kahve, güzel bir dilim kek çözmüyor. Dışarıdan değil ancak içeriden çözebiliyorum bunu. Böyle anlarda birçok annenin en iyi bildiği şeyi yapıyorum. Tüm çocuklar uyurken odalarına giriyorum ve sessizliğin içinde izliyorum onları. Dünlerini ve yarınlarını düşünüyorum. Kazançlarını düşünüyorum. Biz bir ekibiz diyorum içimden, birlikte yol alacağız, düşe kalka. Hiç kolay değil… Ama yaparız.   

  

genel, koruyucu aile, mutlu anne içinde yayınlandı | 2 Yorum

Kardeş kardeş büyüyün

Abla olduğumda sekiz yaşındaydım. Kucağıma bir küçük havuç kafa geldi. O gün hissettiğim güçlü duyguyu hala hatırlıyorum. Onu öylece sevdim. Kırmızı saçları belki de en uzak yanımızdı çünkü bir başka babadan mirastı ona. Birlikte büyüdük, öğrendik, yaşadık. Kardeş olduk, dayanak olduk. Aile olmak zaten böyle bir şeydi.

Sonra, otuzlarımın sonlarına doğru, birden yeniden abla oldum. Yıllarca sadece varlığını bildiğim ama hiç görmediğim diğer kız kardeşimle kavuştuk. Bize hiç dokunamamış bir babadan armağandık birbirimize. Ancak yabancıydık. Ayrı evlerde, ayrı hayatlar sürmüştük. Kardeş olmayı öğrenmemiz arkadaş olmaktan geçecekti, biz de bunu inşa etmeye başladık birlikte. Kısa zamanda çok yol aldık.

Bazen genel geçer doğruları ters yüz ettiğimizde, olup bitenlere başka pencerelerden baktığımızda hayat çok daha zenginleşiyor. Yaşadığımız hiçbir şey tesadüf değil aslında, dinlemeyi bilirsek bize farklı şeyler fısıldıyor. Belki de minik adamın yuvamıza katılması benim açımdan, böyle bir hayat öğretisinin sonucudur, kim bilir.

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir annenin paylaşımlarına denk geldim. Biyolojik kızı ve evlat edindiği kızı arasında kurulmuş dostluğu taşımıştı fotoğraf karelerine. Bu anlar durup kendi ailemize bakmama vesile oldu. Kardeşlik yan yana olmak, el ele olmak, dost olmaktı. Biz de bu yolda, minik adamın sevimli ifadesiyle ‘addım addım’ ilerlemeye başlamıştık.

Yıllarca pazar sabahlarımız bizim evin uzun oyun zamanı idi. De ve Do, De’nin derin hayal gücü deryasında gemilerle uzak yolculuklara çıktılar, adını bile telaffuz edemediğimiz ülkelere gittiler, hayvan dostlarını evlerinde ağırladılar, kılıktan kılığa girdiler. Bu oyunlarla birbirlerini tanıdılar, kardeşlikleri pekişti. Sonra büyüdüler, büyüdüler ve bu oyunları unuttular. Bugün, minik adamın varlığıyla yeniden şenlendi ortalık. güreşkardeşler

minişler

Minik adamın hayal gücü ablasına denk çıktı, oyuncaklar bir kez daha hayat buldu. De bu işten çok mutlu, küçük kardeşi ile ortak bir dünya kuruyorlar böyle böyle. Do ise, yıllarca kız kardeşi üzerinde denediği güreşlerini şimdi cüssesi küçük, gücü büyük minik adamla yapıyor. Ara sıra itiş kakış olsa da, iki oğlanın enerjisi böyle zamanlarda evi doldurup taşırıyor. Do’nun deyişiyle ‘abi olmanın tadı bir başka’.

IMG_3930

Sözün özü, kardeşlik güzel şey. Ve gücünü kandan değil, candan; yan yana olmaktan, arkadaşlıktan alıyor. De, Do ve minik adam artık bu hayatta birbirilerine armağan. Dileğim kardeş kardeş büyüsünler, kalplerini hep birlikte büyütsünler…

 

koruyucu aile, mutlu anne içinde yayınlandı | 8 Yorum

Minik adam

İki hafta önceydi. Minik adamla ilk kez o zaman tanıştık. Hayat bazen kısacık anlarda şekilleniyor, ne acaip. O günün sonunda eşimle birbirimize bakıp, tamam dedik; yola çıkıyoruz. De ve Do’ya kararımızı aktarmak, bir hafta boyunca minik adamla bir arada bulunmak ve bağlanmasını sağlamak, çocukları birbiri ile tanıştırmak, gün bitip de ayrılırken aklını arkada bırakmak… Uzun süredir kalbimin böyle yorulduğu bir zaman olmamıştı. En son gün minik adam ağladı, ağladı, ağladı. Ditme! dedi. Elime yapıştı ve olduğu yere çakıldı sanki. Ancak, uyuyup uyanınca onu alıp abi ablaya götüreceğimi defalarca anlattığımda sakinledi. Ertesi gün minik adam bizimle bambaşka bir dünyaya adım attı. Eşimin güzel ifadesiyle ‘bir haftalık annesinin elinden tuttu ve o kapıdan çıktı’.

/home/wpcom/public_html/wp-content/blogs.dir/443/18023047/files/2014/12/img_3348-1.jpg

De ve Do bir günde abi abla oldular. O gün okuldan eve heyecanla, merakla, koşar adım döndüler. Bu minik adam, artık De ve Do’nun peşinden koşacak, onların gözünün içine bakacak, onlar ne yaparsa aynısını başarmak için uğraşacak. Günler akıp gidecek, bir sabah bakacaklar ki üç kardeş olmuşlar. Kandan değil, varsın olmasın. Kalpten…

Ben minik adama bir masal yazdım bile. Büyüdükçe anlayacağı, kabul edeceği ve hep bileceği bir masal bu. Her çocuğun kendine ait bir masalı olur. Kimi küçük yaşta anne babasının yollarının ayrıldığını anlar, kimi yavru kedisine kavuştuğu günü unutmaz, kimi bilir ki uzaklardaki büyükannesi artık melek olmuş, kimi bambaşka bir ülkeye yerleşir ve yeni bir dille anlaşmayı öğrenir… Minik adamın da masalı bizimle yön değiştiriyor. Ben hep anlatacağım. Buluşmamızı, alışmamızı, heyecanlarımızı, şaşkınlıklarımızı, korkularımızı, biriktirdiğimiz sevgimizi… Zor mu? Evet. Güzel olan herşeyde olduğu kadar. Evimize bir anda yeniden küçük bir çocuğun hareketliliği düşüverdi. De, Do ve baba alışacağız bu değişime elbette. Gümüş de kaçmamayı öğrenecek bir süre sonra, minik adam kovalamayı bıraktığında. Yeniden bulyaplar, legolar, hamurlar, yeniden bebek bardakları, çatal kaşıkları, yeniden pusetler. Yeniden hoşçakal bez, merhaba külotlar. Yeniden haydi uyusun ayıcıklar, tavşancıklar… Hepsi sil baştan ama keyifle. Minik adam büyüyecek, masalı ile beraber. De ve Do büyüyecek, ikiz kardeşlikten abi ablalığa geçerek. Çocuklar büyürken biz de büyüyeceğiz baba ile. Geniş aile olmayı öğreneceğiz.

/home/wpcom/public_html/wp-content/blogs.dir/443/18023047/files/2014/12/img_3343.jpg

genel, kanatlar, mutlu anne içinde yayınlandı | 7 Yorum