Bumm!

Ana sınıfına başlayacak Mimu. Bir yandan büyüttük valla, gibi bir gururlu ebeveyn hissiyatı, öte yandan yapabilecek mi gerçekten de, okulla yaşadığı iniş çıkışları çözebilecek miyiz, endişesi hakim bende.

Vesikalık çektirdik. Ve bummmm! Öyle bir ışık yansıdı ki bana 3×5 cmlik fotoğraftan. Keşke buraya koyabilsem… Ama bir arkadaşımın tespiti ile tam da şu emojiyi hayal edin isterim: “😍” Tam böyle bakmış Mimu kameraya, bu kadar yoğun bir sevgi ve güven ışıldamış kara gözlerinde.


İki buçuk yılda bu değişim. Ömrünün yarısı. Bir uçtan öbür uca varmış minik adam. Ürken, kızan bir bebekten hayatta herşeyi yapacağına inanan bir küçük çocuğa varmış. 

Mış’lı konuşuyorum farkındayım. Çünkü içinde mücadele ederken, yuvarlana yuvarlana giderken her zaman göremiyorum. Bir amaç için uğraşan herkesin yaşadığı gibi, anları fark edemeyebiliyorum. Ta ki bummm, bir vesikalık önüme gelene dek.

Annem de uyardı geçenlerde, olumlu şeylerden söz et biraz da, dedi. Zor tamam biliyoruz ama güzelliklere odaklanalım haydi. Bahar gelmişken hele…🍀🦋🍀

Abla ve abi ile kardeşlik tam da olması gerektiği kıvamda artık. Üç sarıl, iki didiş. Hep onların ayak izlerinde yürümen,

Baba ile sarmaş dolaş. Annenin otoritesi boğduğu zaman, gidip kolunun altına girivermen,

Konuşamadığın iki yılın acısını çıkart. Hiç susmadan, her gün yeni kelimeleri, ifade biçimlerini kullanman ısrarla,

Özlediğini dile getir. Senin için kıymetli insanları bir bir sayman, ziyaret etmek istemen,

Geldiğin gün bile var olan o karakteristik özgüven. Ama yer yer haksız da olabildiğini fark edip geri adım atabilmen.

Mimu! Bir gün kocaman bir adam olacaksın. Her anlamda kocaman. Cüssen kadar büyük bir kalbin olacak. Omzuma sarılıp ‘takılma bunlara be anne, bak nasıl da büyüdüm’ diyeceksin.

Ablanı kollayacaksın her koşulda, abinle gezip tozacaksın. Babanla bisiklet turuna çıkacaksın.

Ben de iyi ki, iyi ki diyeceğim bir daha. 

koruyucu aile içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İKİ

İki yıl önce, iki çocuklu bir anne bir küçüğün elinden tuttu. İki yaşında bir minikle bir kapıdan çıktılar. Bir baba onları kalp çarpıntısı ve heyecanla izliyordu artları sıra. Ve o anı fotoğrafladı.

anneogulÇok acemiydik. Oysa o zamana dek anne baba olmayı gayet iyi becermiştik. O küçük eli tutarken içimde, içimizde sorular, sorular, bilinmez duygular…

Hoş geldin oğlum. Sen çok özel bir çocuksun. Kararlı, güçlü, hayatı bir hamle ile değiştirebilecek inançta bir oğlansın. Aslında bıraksak her şeyi bir başına halledebileceksin. Doğuştan lidersin. İnatçısın. Çabuk kızıp, zor sakinleşen bir karaktersin. Hayvanlara karşı sonsuz bir sevgin var. Gördüğün tüm köpeklerin önüne yatıp onlara sarılıyor; tüm kedileri kucaklayıveriyorsun (Dün sokakta giden bir at arabasının peşine takıldın, arkandan yetişmek için az koşmadım: Eyvah dedim şimdi de ata sarılacak. Allahtan öğretebilmişim sana temkinli olmayı, izledin sadece).

Hoş geldin oğlum. Bize kalabalık olmayı öğrettin. Anne baba olarak akışına bırakabilmenin kıymetini hatırlattın. Dengeleri yeniden kurma becerilerimizi parlatmayı öğrettin.

Hoş geldin. Abi ve ablana gerçek bir hayat tecrübesi oldun. Bir gecede bu yeni görevle tanıştılar. Onlar ikiz kardeşlerdi, aralarında apayrı bir dengeleri vardı. Şimdilerde bu dengenin zaman zaman yerinden oynayabileceğini öğreniyorlar. Bir küçük çocuk girdi yaşamlarına. Yabancı. Ama bir yabancının kardeşe dönüşebileceğini öğrendiler. Ve artık tüm çevrelerine öğretiyorlar. Doğal akışına bıraktığımızda kalp bağı ile bir kardeşlik nasıl kurulur, bilmeyenlere gösteriyorlar. Anlamayanlara anlatıyorlar.

Geçenlerde büyük oğlumun okulundaydım. Öğretmenleriyle aramızda şöyle bir diyalog geçti:

  • Do bizlerekardeşinden bahsediyor.
  • Aa gerçekten mi, De’nin uğraşlarından bahsetmeyi hiç sevmez oysa.
  • Yok De değil, Mimu’dan söz ediyor.
  • Gerçekten mi?
  • Elbette. Kardeşim şöyle şöyle yaptı geçenlerde derken gözlerinin içi gülüyordu hatta.

İki yıl. Do, Mimu’dan söz ediyorsa okulunda iki yılın sonunda, ben hiçbir şey için endişe etmemeliyim aslında. Onlar bir ekip olmuşlar artık.

Hoş geldin oğlum. Artık akşamları üç yatağa uğrayıp yorganları kontrol ediyorum. Üç melek başı öpüyorum. Her birinize bir sonraki gün nasıl bir güç vermem gerekli ise, kulaklarınıza onu fısıldıyorum. Artık üç defa koklayıp, üç defa seni seviyorum diyorum. Biliyor musunuz, Mimu’nun kokusunu öğrenmek için çalıştım iki yıl boyunca. Hani sosyal medyada testler çıkıveriyor ya karşımıza bazen, bebeklere kokusundan tanıtarak annelerini bulduruyorlar. Ben de başında oturuyorum bazen geceleri, izliyorum. Gür saçlarını, kıvrık kirpiklerini izliyorum. Öpe öpe Mimu’nun kokusunu ezberime yazıyorum.

Hoş geldin. Annene babana, iki’den sonraki yeni hayatına, özgür ruhunu yeşerttiğin yeni hayatına hoş geldin. Babanla birlikte hayal ediyoruz. Nasıl kocaman bir genç adam olacağını, spor yapmanın sana nasıl yakışacağını, ablanla nasıl dertleşeceğini, abinle nasıl akşam turlarına çıkacağını… Hayal ediyoruz. Hayallerimize katıldığın için teşekkürler oğlum. Hoş geldin. İyi ki geldin.

koruyucu aile içinde yayınlandı | 1 Yorum

“Benim hala umudum var”

Sabahları bizim ev gerçekten yorucu. Üç çocukla güne kısa sürede hazırlanmak, birbirlerinin ayaklarına basmadan kişisel işlerini halledebilmelerini sağlamak, yorgun olanı desteklemek, fazla enerjik olanı sakinleştirmek, gergin olanı yumuşatmak… Bunların hepsi kırk beş dakikaya sığıyor. O esnada anne baba kendini hazırlamaya çalışıyor, çocukların yemekleri paketleniyor ve vs vs. Şimdilerde bu karede Mimu’nun da yeri var. O da uyanacak, giyinecek ve servise teslim edilecek. Tahmin edersiniz ki, her şey her zaman yumuşak ilerlemiyor. Kimi zaman direniyor Mimu: Beni anne indirsin servise. Ben sadece annenin elini tutacağım. Bu sabah, yeni bir mucizecik oldu. Servis gelmek üzere, baba dedi ki ‘Haydi Mimu, çıkmalıyız. Ve anne değil ben indiriyorum seni, çünkü o ablanın saçını yapacak.’ Tamam babacım, fark etmez. Gidelim, dedi Mimu.

Ufacık bir cümle değil mi? Bunun üzerine de yazı yazılır mı? Hem de nasıl yazılır. Ben bu cümlenin arkasında neler neler görüyorum, biliyor musunuz?

  • Güven; aile olmaya dair.
  • Huzur; iç dengelerinin oturduğuna dair.
  • Uyum; çevresinde olup bitenlere dair.

mimuanneBu üç duygu yerleşsin diye çabalıyoruz, iki yıldır. Akıntıyı arkamıza almışız gibi hissetmeye başlamam ise çok yenidir. Ara ara bahsediyorum, yuvada büyümüş bir küçüğün ne gibi eksikleri olabiliyor hayata dair, neler önünde bir set gibi bekliyor. Bunları ne tek başına aşabilir, ne de sadece bizim desteğimizle. Gelişimsel açıdan her şey yolunda gözükse bile, içinde ona engel olan öyle çok duygu var ki, bunları cımbızla tek tek bulup, çıkarıp atmak gerekiyor.

Biyolojik olarak dört, fiziksel olarak beş, duygusal ve dilsel olarak üç yaşında sanki Mimu. Bir küçük çocuğun bu uçlar arasında gidip gelmesi bile onu dengelerini sarsmaya yeter. Yaşamının ilk iki yılında iletişim hakkını neredeyse hiç kullanamamış. De ve Do’ya doğdukları aydan beri kitap okudum ben, ninni söyledim, masal anlattım, yolda giderken her bir rengi, böceği, çiçeği tarif ettim. Onlarla yıllarca göz göze iletişim kurdum. Mimu’nun bundan yoksun büyümüş olduğunu düşündükçe, dilinin neden geriden geldiğini çok daha iyi anlıyorum. Bu boşluğu emniyetle geçebileceği bir köprü inşa ediyoruz el birliğiyle (dünya tatlısı bir dil terapistimiz var, desteği büyük). Son günlerde Mimu değil haftalar, günler bazında yol kat ediyor. Her gün kelime dağarcığına bir ekleme yapıyor ve kendisiyle gurur duyuyor. Biz de öyle!

Dil ne kadar geriden gelirse, duygular içeride o kadar sıkışıyor. Ve kızgınlığını, hüsranını, üzüntüsünü ifade ederken araçsız kaldığından bedensel tepkiler veriyor. Bizi anne baba olarak en çok zorlayan şey bu sanırım. Vurmak, ittirmek, tekme atmak, bağırmak… De ve Do küçükken yaşamadığımız şeylerdi, bu tepkiler karşısında acemi kaldık. Haftalar, aylar bu ifade biçimini çözmeye çalışmakla geçti. Konuştum, anlattım, sarıldım, uyardım. Ve başarılı olduğumuzu sandığımız bir dönem oldu. Ta ki, Mimu fiziken güçlendiğini fark ettiği ana dek… O zaman anladık ki, edinilmiş alışkanlıklar küçük bedeninde bir sarkaç gibi salınıyor. Yani, gidiyor ve geri geliyor. Esas yapmam gereken bu salınımı hafifletmek.

Mimu kendini ifade edebildikçe, pes etmesi gerekmediğini daha çok anlamaya başladı. ‘Ben yapamam, ben başaramam’lar yerini ‘yapacağım’lara bırakmaya başladı. Ani kızgınlıklar, hüsranla gelen tepkiler yerini odasına gidip ağlamaya (bir duygudan dolayı ağlamak bile öğreniliyormuş, biliyor musunuz?) bırakıyor. Ağlayarak sakinleşebiliyor. Yaptığı yanlışı kendi başına hissedip, gelip sarılabiliyor artık. Zaten ancak o zaman, ona söylediklerim bir açık kanal bulabiliyor.

Tüm bunlar olurken elbette izole bir hayat sürmüyoruz. Aslında biraz da bu yüzden, zorluklar bir süreliğine katmerlendi. De ve Do’nun alıştıkları bir düzen var, Mimu’nun gelgitleri en çok onları etkiledi. Ara ara sevgi ve çaresizlik hislerini bir arada yaşadılar, hala da zaman zaman yaşıyorlar. Mimu’yu çok seviyorlar, evet. Ama onun öğrenme yolunda yaşadığı bu iç savaşlardan nasıl etkilendiklerini de gözlemleyebiliyorum. Onları korumanın tek yolu duygusal anlamda güçlendirmek. Anlatıyorum zaman zaman, çünkü artık dinleyerek de öğrenebilecek yaştalar:

– Hayat bizi zorladığında, neyi neden yaptığımızı düşünmek iyi gelir De, Do. Biz büyük bir aile olmayı seçtik. Mimu’nun önünü açmayı, onun bu hayatta mutlu ve başarılı bir insan olabilmesine destek olmayı seçtik. Sizlerin abi, abla olmanızı seçtik. Biliyoruz ki, daha iyi bir abisi ve ablası olamazdı. Yani sadece onu hayatımıza katmayı seçmedik, sizin de güzel özelliklerinizi ortaya çıkartmanızı seçtik.

Çocukların yaşamlarındaki en büyük kişisel alanları oyun. Oyun onları iç dünyalarına açılan bir kapı, dış dünyaya adım atmalarına olanak sunan bir eşik. De ve Do küçükken onlarla uzun saatler oynardım, hayallerimiz bizi nereye götürürse… Daha gençtim elbette :-), fiziksel enerjim daha fazla idi. Mimu için elimden geleni yaptığımı düşünüyordum. Benim pilim bittiğinde abi ve ablanın eksiklerimi tamamladığını düşünüyordum. Ama yetmiyormuş. Ya da daha doğrusu, oyun aracılığıyla ona ulaştırmamız gereken başka kazanımlar da varmmimukosarış aslında.

Yaz başlarıydı. Hallettik, aştık dediğimiz reaksiyonlar birer birer ve daha da sert biçimde geri geliyordu. Sanki Mimu tüm sınırlarımızı zorluyordu: Şimdi vuracağım, şimdi ittireceğim, şimdi avazım çıktığı kadar bağıracağım, ve izleyeceğim; annem ve babam beni seviyor mu, beni bırakırlar mı? Yoksa beni her halimle kabul edecekler mi? Biz anne baba olarak, büyüttüğümüz diğer çocuklarımız için sevgi-otorite arası nasıl bir denge yakalamışsak o güne dek, Mimu için de aynısını denedik. Olmadı. Hep bahsediyorum. Duvara çarptık. Sanki karşımızda, içine kocaman adam kaçmış bir çocuk vardı. Ve bizi en üst sınırımıza dek sınıyordu. Belki de kendini sınıyordu. Pedagogumuzun kapısını çaldık. Dinledik, konuştuk. Dinledikçe Mimu’yu daha da çok anladık; bebeklikten çocukluğa geçerken yaşayamadığı eşiklerden geçiyor ve korkuyordu. Terk edilmekten korkuyordu. En sevdiği insanların onu sevmemesinden korkuyordu. Bebekliğinde ona sunulamayan tüm sevgileri yakalamaya çalışıyor ama elinden kaçıp gidecek sanıyordu. Pedagogumuzu dinledikçe anladım ki, yolumuz uzun. Ama çözeceğiz. Çünkü her zorluğun çözümü var. Ve bu çözüm yine oyunun içinde. Oyun terapisine başladık. Orada Mimu yeniden bebek olabiliyor. Değerli olduğunu hissediyor. Biricik olduğunu ve tüm biricik yavrular gibi vazgeçilmez olduğunu hissediyor. Korkularından arındıkça gevşiyor.

Bunları neden anlatıyorum, biliyor musunuz? Anlattıkça daha iyi hissediyorum bir yandan. Annesiz ve babasız, ailesiz büyümek bir küçük çocuk için ne kadar ağır bir yük, bunu paylaşayım istiyorum. Bunu bilelim.

‘Bilmek yetmez, elimi uzatayım’ diyenleriniz var aranızda. Duyuyorum. Onlara ulaşmak istiyorum bir yandan. Engebeleri de bilin istiyorum. Bilin ki, güçlü olun, pes etmeyin istiyorum. Pes etmeyelim. Etmeyelim ki, her bir biricik yavru, biricik olduğunu bilerek büyüsün.

koruyucu aile içinde yayınlandı | 5 Yorum

Üzülmek ve Şükretmek

Facebook’ta takip ettiğim bir sayfa var. Dünyanın bir başka ucunda sadece insan profilleri fotoğraflayarak başladığı bir yolculukta bugün milyonlarca insan tarafından takip ediliyor. Humans of New York (HONY). Olduğu gibi fotoğraflıyor insanları, onlar da hikayelerini eğer istiyorlarsa, paylaşıyorlar. İşte bu ‘olduğu gibi’lik dokunuyor insana. Bir başkasını merak ettiğimiz için okumuyoruz, sadece kalbimize dokunduğu için okuyoruz.

HONY son birkaç haftadır çocuk kanseri için bir bağış kampanyası yürütüyor, hastanelerle ortaklaşa. Mucizeler, acılar, çaresizlikler, cesaret, büyük kalpler, savaşçılar… Hepsi orada. Hepsi bir hastanenin koridorlarında.

Bu sabah sayfada Max’in annesini okudum. Çok üzüldüm. Zaten bir anne olarak, anlamak için empati kurmamız bile gerekmiyor. Acı öyle bir şey ki, karşı tarafa dümdüz geçiyor. O saatten beri aklımın bir köşesi, Max’te ve Max gibi tüm çocuklarda. Doğanın bir adaletsizliği var, nedenini sorgulayamıyoruz. Öyle. Başa çıkmaya çalışıyoruz. Bazen o kadar büyük ki adaletsizlik, çaresizce kabul ediyoruz. Max’in annesi gibi.

Bunları üzülelim diye yazmadım aslında. İçimde tutmak istemiyorum, o doğrudur. Ama bir yandan da, istedim ki; şükredelim. Seçerek ya da kendiliğinden, neyi kabul etmişsek yaşamımızda; ona, onlara şükredelim.

Çocuğumuz şişman mı? Çok mu hareketli, ya da biraz geriden mi geliyor yaşıtlarına göre? Bir zorluğu mu var onu diğerlerinden ayıran? Olsun. Şükredin. Şükretmek de bir farkındalık aslında. Var olduklarına dair bir farkındalık. Eğer yapabileceklerimiz varsa, zaten bir anne olarak peşini hiç bırakmıyoruz. Son birkaç ayda öyle annelerle tanıştım ki, yine emin oldum: Kadınlar hep savaşçı, hep yapıcı, inşa edici, hep güçlü. Geriye değil, ileriye bakıyorlar.

Mesela Elif Ada’nın Annesi Duygu, (Elif Ada’nın annesi)

Mesela otizmli bir kızı olan Sezen, (Sezen’in konuşması)

Mesela down sendromlu bir oğlu olan arkadaşım Arzu,

Mesela otizmli bir kızı olan İlksen, (İlksen’in konuşması)

Mesela Asel’in annesi, (instagram’da @bir_annenin_otizm_gunlugu)

Mesela bekar anne olan Nur, (Nur’un konuşması)

Mesela bekar anne olan kız kardeşim Ekin.

Ve eminim daha niceleri…

aö

Üzülmek ve şükretmek. Hayatın bize sunduğu zorluklara rağmen ilerleyebilmek için bazen her iki duyguya da ihtiyacımız oluyor. Bir gün geliyor ki, üzülüyoruz. Zaman zaman çok derinden hem de. Ve sonra gün geliyor, şükrediyoruz… Çünkü ilerlemek için daima bir güzel nedene ihtiyacımız var.

Yanı başımızda o güzel neden çoğu zaman, görüyorsunuz değil mi?

koruyucu aile içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Anneler Konuşuyor

 Bu bir etkinlik haberi. Blogumla katıldığım ilk etkinlik. Konuşmacı her annenin ilham verebilecek bir hikayesi var. Ve bu hikayeleri paylaşmaya hazırlar. Ben de  öyle.

Aşağıdaki linke tıklayarak kaydolabilir, siz de öykülere kulak verebilirsiniz. 9 Nisan’da Bahçeşehir Üniversitesi’ndeyiz. Gelin…

http://www.philipsannelerkonusuyor.com/(S(cpq5qz54i4wc4jjivllfj0oy))/Site/MobileIndex

genel içinde yayınlandı | 2 Yorum

Koruyucu annenin diyecekleri…

Bu yaşamda beni su üzerinde tutan bir güç varsa eğer o da, öğrenmek. İyi ya da kötü ne ile karşı karşıya kalırsam beynim, kalbim öğrenmeyi seçiyor. O yüzdendir ki ailemle, De, Do ve Mimu’yla ilgili hikayeler okuyorsunuz bu blogda. Ne öğreniyorsa kalbim, paylaşmak istiyor. İstiyorum ki, bir başkası daha sorusuna cevap bulsun. Takıldığı bir engel varsa önünde, üzerinden geçebilsin.

Mimu ile buluşalı bir yılı geçti. Artık aile dengelerimiz yerini buldu. Yani içe dönük olan konsantrasyonum yavaştan dışa açılıyor. Son zamanlarda koruyucu ailelik kavramı ve pratikleri üzerine daha çok düşünüyorum. Her ailenin itici gücü başka, bunu biliyorum. Ama birkaç başlık var ki, bence hepimizin üzerine kafa yorması gerekli. Yabancı kaynakları okuduğumda da benzer konular görüyorum. Öyle ise ben yazayım, düşünmesi sizlere kalsın.

Bu bebekler, çocuklar ‘şanslı’ değiller. Biliyorum, birçoğunuz karşılaştığımızda bunu iyi niyetle söylüyorsunuz: Ah çok şanslı Mimu. Hayır, değil (iç sesim: ‘biz’ şanslıyız aslında..). O ve arkadaşları bu dünyaya bir-sıfır geride başladı. Hepsinin öyle ya da böyle uzak kaldığı duygular, bilemediği kavramlar var yaşamlarında. Belki bizimle birlikte birçoğunu DEV adımları ile kazanmaya çalışıyorlar. Ama unutmayın, bu bir şans değil. Bu bir var olma gayreti. Koruyucu aileliğin temelinde bu var olma gayretine el uzatmak yer alıyor. Biz onların bu hayattaki elleriyiz. Tutunamadıkları, erişemedikleri dallara yetişmelerine yardımcı olacak elleriyiz.

Lütfen onların yanında, onlar yokmuş gibi konuşmayın. Yaşları küçük olabilir ama tıpkı sizin çocuklarınız gibiler. Akıllılar, algıları açık. Hatta inanın belki normal bir aile hayatında yetişmiş bir çocuktan çok daha açık. Merak ettiğiniz sorular olabilir, çok doğal. Sormadan önce iki kere düşünün. Bu anne tam da bu anda bu soruya cevap vermek ister mi? -Nerede kalmış daha önce? Çocukların zihinlerindeki yansımayı düşünün; Nerede mi kaldım, benim evim burası değil mi? -Ailesi var mıymış, görüşüyorlar mı? Ailem yok mu, var işte, yanımda ya… -Hatırlıyor mu şunu/bunu/yuvayı? Şu/Bu? Onlar da kim? -Söyleyecek misiniz? Üstü kapalı sormuş da olsanız merak ettiğiniz soruların cevapları basit değil. Ve aslında onların ruh sağlığından daha kıymetli değil. Bunu unutmayalım.

Anne-babalık yöntemlerimizi çabucak yargılamayın. Her şey göründüğü gibi değil. Ya da maalesef alışık olduğunuz gibi değil. Birçok miniğin yaşlarına ve yaşadıkları şartlara bağlı olarak, getirdiği alışkanlıkları var. Ve bu alışkanlıkların bir kısmı standart aile yaşantılarımıza o kadar çabuk uyum sağlayamıyor. Ve biz anne-babaları olarak onlara bir yandan yeni şeyler öğretmeye çalışırken bir yandan da bir güven bağı kurmaya çalışıyoruz. O güven olmadan hiçbir şey olmuyor aslında. Ne yaparsa yapsın, nasıl hissederse hissetsin o miniğin DAİMA yanında olacağımıza dair bir güven bu. Biyolojik çocuklarımızın nefes alır gibi otomatik olarak içine çektiği bu güveni miniğimize önce damla damla veriyoruz. Ve sonra nefes almanın kendiliğinden olduğunu öğretir gibi öğretmemiz gerekiyor. Hiç kolay değil. O kadar gel-gitli bir yol ki bu.

Belki arkadaşlarım, yakın çevrem şaşırıyor olabilir. De ve Do için kurguladığım daha kuralcı (her zaman içinde sevgiyi koşulsuz barındıran bir otorite elbette) gözüken anneliğimi Mimu için daha geniş tutuyor gözükebilirim. Evet, öyle. Ama böyle olması gerektiği için öyle. Küçük oğlumuz bana, babasına bağlılığını sağlamlaştırdıkça aile kurallarımızı, aile olmanın tatlarını almaya başladı.

‘Biz’ler yüce insanlar değiliz. Gayet normaliz. Aslında çok teşekkür ediyorum şimdi buradan. Bu yola çıktığımızda etrafımızdaki her bir arkadaşımız, tanıdığımız bize sevgilerini, en güzel dileklerini, hatta takdirlerini iletti. Bu güzel dilekler büyük bir destek. Hepsinin kalbimde ayrı yeri var. İnanın bu bir yücelik değil, sadece bir seçim. Ve her seçim gibi kendi zorluklarını barındırıyor. Ne denli okursak, araştırırsak araştıralım aslında aniden bilmediğimiz bir yola giriyoruz, hem de ailemizin tüm fertleri ile. Ve kapılar kapandığında kendimizle baş başayız. Öğreniyoruz gün be gün, evet. Aynı yoldan yürüyenlere soruyoruz. Anlık keşfettiğimiz çözümlerle hareket ediyoruz. Daha önceki ebeveyn tecrübelerimizle cevaplar bulmaya çalışıyoruz. Okuyoruz. Ama aslında yalnızız. O yüzden tüm güzel takdirlerinizin ardında, bizimle aynı yolu seçin ya da seçmeyin, koruyucu ailelerin yaşadığı badirelere açık olmanızı diliyorum.

Son söz… Koruyucu anne baba olmak harika. Bir miniğin MUTLU büyüdüğünü görmekten daha tatmin edici hiçbir duygu bilmiyorum. Mimu’nun her bir yeni keşfinde sanki az gecikmiş de olsa, kendinden emin yürümeye başlayan yavrusuna bakan bir anne-baba gibi eşimle göz göze geliyoruz. Onun adına sonsuz gurur duyuyor ve büyük bir aile olmanın tadını her geçen gün daha çok çıkarıyoruz.

kafadarlarım

genel içinde yayınlandı | 8 Yorum

Aydede ve yıldızlar

Oğlum yıldızları seviyor. Ve aydedeyi. Karanlık çöktüğünde camdan bakıp arıyor sevdiklerini. Bazen diyorum ki, bugün hava kapalı Mimu, yıldızlar bize göz kırpmıyor. Ya da, Aydede gizlenmiş bu gece, bulutların arkasına. Ama sen uyusan bile orada olacak, merak etme.

Twinkle twinkle little star’ı izliyoruz sık sık: Bir küçük baykuş elinden tutuyor yıldızın, gökte uçuyorlar. Eğer Mimu o gece biraz gerginse, biraz kızgınsa birşeylere, hemen rahatlıyor. O güzel sesiyle şarkıyı mırıldanıyor, kendince.

İşte böyle anlar aklıma geliverince, düşünüyorum. Aslında sevdiklerimize organik bir bağla tutunmamız gerekmiyor. O bağ gizli. Ama var. Ben biliyorum, o biliyor. Bu da yetiyor sevgimizin hayat bulmasına, yeşermesine.

Kaybetmekten korkmuyor musunuz, diye soruyorlar bana. Yollarınız ya ayrılırsa bir gün, ya gitmesi gerekirse? Korku insana ait bir duygu, elbette korkarım bu ihtimal karşısında. Ama tıpkı aydede gibi, araya bulut da girse ben oradayım Mimu için. Hep olacağım. Hep olacağız. Onun bir aileye ihtiyacı vardı. Ve oldu. Artık yalnız değil. Hayatında ona ninni söyleyen bir aydedesi, sıkıldığında göz kırpan yıldızları var.

Öğrenmenin yaşı yokmuş. Ben Mimu ile bambaşka bir anneliğin var olduğunu öğrendim: Korkularıma rağmen adım atabileceğimi, uyuyan bir miniğe ninni söylerken hep onun için orada olacağıma söz verebileceğimi, bu sözümü karanlık gecelerde dahi tutabilmeyi dilemeyi… Öğrendim. Kimbilir daha neler neler öğreneceğim onunla birlikte. İşte bu yüzden mırıldanmaya devam:

Twinkle twinkle little star, how i wonder where you are…

twinkle

genel içinde yayınlandı | 4 Yorum