Rüzgarına karşı, rüzgarına rağmen, rüzgarıyla birlikte…

Esip duruyor, günlerdir hatta aylardır. Esmeye de devam edecek. Mimu aramıza katıldığında iki buçuk yaşında bir bebekti. Destek almamız gerektiğini hep biliyorduk. Aldık da. O yaralı bir kuştu, iyileşmesi gerekiyordu, uğraştık. Güvenli bağlanma eksikti, ince ince ördük. Konuşması geride idi, çünkü en zengin çağında beyni yeterince uyarılmamıştı, dil terapisine götürdük. Dil açıldıkça, kalbi rahatladı. Güvende hissettikçe içindeki çocuk açığa çıktı. Ama, dalgalar durulmadı tam anlamıyla. Hiç bitmeyen bir hareket hali, hiç durmayan bir konuşma hali… Ve aslında en zoru, istediklerinin o an olmaması halinde duyduğu gerginlik, kızgınlık. Bunlarla başa çıkamadık. Tam durulur sandıkça biz, tepetaklak olduk. O da, sevenleri de yorulduk.

De ve Do yoruldu. Oysa onlar da birer çocuk. Biz anne ve baba olarak bu işe baş koymuş olabiliriz ama diğer çocuklarımızı bu dalgalara atıp başımızı çeviremeyiz. Çevirmedik. Zaman zaman ikisi için de destek almaya gayret ettik.

Mimu son bir, bir buçuk yılı oldukça zor geçirdi. O yorgunluk hali içinde danıştığımız öyle çok isim oldu ki, sonunda yaşadıklarına ve yaşadıklarımıza bir ad kondu. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite. Bir tanı, bilinmezden daima iyidir. O nedenle bol bol okudum, okudukça resmin yıllardır gözümün önünde olduğunu gördüm. Mimu DEHB’li bir oğul. Kabul ettik. Galiba o da kabul etti. Terapilerimizi daha odaklı ve uzun soluklu hale getirdik, ilaç desteğine başladık.

Bu esnada okul yaşamı başladı. Okul hayatı DEHB’li bir çocuk için, hele de milli eğitim gibi bir sistemin çarkları içinde öyle zor ki. Ne özel okul hazır ve istekli farklılıklara, ne devlet okulu. Özel okullarda veliler bıraksan okulu yönetecek, devlet okulunda ise kalabalık öğretmenin becerilerinin önüne geçmekte. Biz ikisini de denedik. İkisinde de önce duvarlara çarptık. Sonra, sonra sanırım ben “oldum”. Zor ve farklı bir çocuğun annesi olmayı öğrendim, sistemde buna direnenlerin önünde durmayı öğrendim.

Mimu akıllı bir oğlan, bu onun en büyük şansı. Ama o şansı kullanabilir hale gelmesi için rüzgarının zaman zaman durulması gerekiyor. Rüzgarına karşı yol alamıyor, yorucu. Rüzgarına rağmen yol alamıyor, sağa sola çarpıyor. Terapiler ona kendi rüzgarıyla beraber yürümeyi öğretiyor. DEHB’li bir çocuğun en büyük ihtiyacı bu; rüzgarı ile barışık olmayı öğrenmek, bir ömür boyu… Gerektiğinde ona kendi başına dur demeyi öğrenecek. Sosyal bir ortama girdiğinde nasıl sakinleşebileceğini, bir başkasının önceliği karşısında nasıl bekleyebileceğini, adım atmadan önce nasıl plan yapabileceğini öğrenecek. Ve… Mimu öğreniyor. O istekli, güçlü bir karakter. Pes etmeyen bir küçük savaşçı. Biliyorum, yoruluyor. Ve her yorgun savaşçı gibi pes ediyor zaman zaman. Ama anne ve babası, sevenleri yanında, bunu artık biliyor.

Şimdi Bozcaada’dayız, rüzgarın ana vatanında. Zeytin dalları sallanıyor, sazlar eğilip bükülüyor, iğdeler yerlere yatıp kalkıyor. Gösterdim Mimu’ya, bak dedim senin de içindeki rüzgar böyle. Ama rüzgar olmasa, ada ada olmazdı… 🌬 Senin de rüzgarın böyle ama kırmadan, saçıp savurmadan, yola devam…

Reklamlar
koruyucu aile içinde yayınlandı | 2 Yorum

Kocaman yürekli kadınlar

Yıllar önce taze bir ikiz annesi iken bir mail grubumuz vardı, yirmiküsur aktif yazışan anne idik. Çoğul bebek annelerinin şıp diye anlayacağı birşey belki bu; dayanışırdık. Derdimiz, şaşkınlıklarımız, yorgunluklarımız, içimizden taşan sevgi… Anneliğin tüm dolu dolu hallerini konuşur, yazışır, dayanışırdık. Yıllar geçti, çocuklarımız büyüdü, biz de alıştık, az yazar olduk. Ama arkadaşlığımız hep baki.

Bugün yine yazışıyoruz birkaç anne ile. Kendiliğinden… Ne ikiz analığı, ne de annelik halleri bizi bir araya getiren. Koruyucu anneyiz hepimiz. Paydamız bu. Paydamız yaşamımıza kendi ellerimizle ve yüreğimizle kattığımız çocuklarımız. Beş aylıkken, iki yaşında, altı yaşında, dokuz yaşında… Fark etmiyor. Kimsesiz ve desteksiz kalmış bir yavru kuşun kanatları olmaya karar vermişiz hepimiz. Onlara uçmayı öğretiyoruz. Yuvada kaldıkları aylara ve yıllara bağlı olarak o kadar farklı sıkıntıları anlamak, adını koymak, düşünmek ve çözmek durumundayız ki, dayanışmanın gücüne yaslanıyoruz.

İyi ki varlar. Çünkü bazen bu yolculuğun çalkantıları bizi yoruyor. Hatta çok çaresiz ve bir başına hissettirebiliyor. O zamanlarda insan çok şey söylemeden onu anlayacak bir can arıyor. Sessizce anlaştığın, sadece ‘haklısın’ı duyduğun bir arkadaş. İki su damlası gibi yan yana…

Her biri kocaman yürekli birer kadın. Ufacık tefecik olsalar da, cesurlar. Hayata karşı değil, hayatın içinde cesurlar üstelik. Yani bu bir direnme, mücadele hali değil; çağıl çağıl akan suyun içine atlayıp yüzme cesareti, kanadı altındaki küçük kuşlara da bir arada yüzmeyi öğretme cesareti. İyi ki varlar. Onlarla sohbet ettikçe kendimi sanki büyümekte olan bir küçük kız gibi hissediyorum. Yaşım ne olursa olsun onları dinliyorum, bir başkasının yolculuğundan neler neler öğrenebilirmişim bu yaşımda, şaşırıyorum.

Arada bir gündelik fotoğraflar paylaşıyoruz. Hani çocuklar karne alırken, parkta koşuşturken, ya da bir akşam ev hallerinde yaramazlık yaparken… Ve bir diğerimizin ellerinde şekillenen o küçük kalplere bakıp gurur duyuyoruz. Çocuklarımızın gözlerinde geçen her bir yılın artırdığı o belirgin ışıltıyı görüp, gururlanıyoruz.

İyi ki varlar. Yalnızlık duygusunun ilacı oldukları için; Ankara’da, Amasya’da, Rize’de, Eskişehir’de, İstanbul’un bir başka köşesinde kocaman yürekli bir kadının daha varlığını bilmeme neden oldukları için; bir güzel canın daha bir yuvada huzurla uyuduğunu bilmeme neden oldukları için. İnsan olmanın ne denli biricik olduğu hatırlattıkları için. Gülen gözleri ile hayata anlam kattıkları için…

koruyucu aile içinde yayınlandı | Yorum bırakın

‘Cici’yi hepimiz severiz

Sevmenin kolayı olur mu? Naif, tatlı, yumuşak olanı severken kılçıklı, çapaklı çetrefilli olanı da seviyor musunuz? Zoru, çalkantılıyı, gölgeleri olanı…


Yeni nesil anne babalara bakıyorum; ben ve benden bir sonraki kuşağa. Çoğunlukla ebeveyn olmayı sadece içgüdüsel yapmayan, okuyan, merkeze çocuğunu alan anne babalardan oluşuyor. Çocuklar bugün eski nesillere göre daha açık, daha meraklı, ilgi alanları daha gelişkin. Ne güzel… Sıkıntı nerede? Sıkıntı bu kadar ihtimamla büyütülen çocukların galiba fazla kontrol altında olması. Herşeye anında çözüm üretmeye endeksli anne babalara sahipler. Daima iyiyi yapmaya şartlandırılıyorlar. Olumsuz davranışları dışarıya hiç yansıtılmıyor. Kol kırılsa da yen içinde kalıyor. Ve çocuklar sosyal yaşama geçtiklerinde, zorluklarla karşılaştıklarında tekliyorlar. Aslında çocuk teklemiyor çünkü o doğası gereği uyum sağlamaya, çare bulmaya daha meyilli. Ama anne / babanın o kadar zamanı yok, zamanı olmadığı için toleransı da yok. Etrafındaki ciciler başı üstüne. Ama zor olanları… Teoride sevse de, pratikte kabul edemiyor. Çünkü büyük emek harcadığı çocuğunun zorlarla çarpışması durumunda hemen bozulacağını sanıyor. Biliyorum, bütün anne babalar sadece ‘en iyisi’ni istiyorlar. Ama hayat daima en iyisini sunmuyor, sunmayacak.
Parkları getirin gözünüzün önüne; kule tepesinde gezen anneler, kızının merdivenleri kendi başına çıkmasını bile bekleyemeyip onu kaydırağın üzerine oturtuveren babalar, iki çocuğun arasındaki dengenin kurulmasına bile tahammülü olmayan teyzeler… Bunlar aşırı, bunlar zararlı. Bunlar çocuğumuza ‘herşeyi en önce ben yaparım, herşeyi en iyi ben yaparım’ı öğretiyor. Empati yok, zoru kabullenmek yok, sabır yok.

Ciciyi hepimiz severiz. Cici parlar, güzel kokar. Cici ile başa çıkmak gerekmez. Hatta sırf bu yüzden ciciyi sevip sevmediğimizi bile düşünmeyiz. Sevdiğimizi zannederiz. 

Kendi çocuğumuz dışındaki çocuklara ne kadar tahammüllüyüz? Sürekli koşturduğumuz için mi cici’nin dışındakilere sabrımız yok? Olsun. Olmalı. Biraz nefes alıp etrafımıza bakmalı. Yaşamın ne denli karmaşık olduğunu gayet iyi biliyoruz. Çocuklarımızın adım adım yaklaştığı yaşam da aynı yaşam değil mi?Onları tamamen savunmasız bırakalım demiyorum ama biraz geride durup izleyelim lütfen. Hem o mesafeden bakınca cicinin defolarını görebiliriz, zorun pırıltılarını fark edebiliriz. Kendi çocuğumuz dışındaki çocukları da sevebilmek için o mesafeye ihtiyacımız var. Sevgi aceleye gelmiyor. Çocuklarımız bizim aynamız. Bizim sevme kapasitemiz onların bu dünyaya dirayetini ve yüce gönlünü belirleyecek. 

Ben de üç yıl önceki Aslı değilim. Değiştim, değişiyorum. Sınanıyorum, ama değişiyorum. De ve Do’nun akışkan hallerine alışmış bir anne iken Mimu’nun tıkanan kanallarını açmayı öğreniyorum. Sadece benim çocuğum olduğu için değil, bu dünyaya atılmış bir ok olduğu için… Emek veriyorum. Ve tüm anne babaların bu değişime açık olmalarını, gölgelerden çekinmemelerini diliyorum. 

koruyucu aile içinde yayınlandı | 6 Yorum

Deniz…

Denizleri severim. Kıyısında durup bakmayı, kokusunu içime çekmeyi severim.  Suyun şeffaf ve yumuşacık desteğini, sabahları dingin, akşamları biraz tekinsiz halini… Güçlü bir simge deniz. 

Denizi izlerken iki şey çağrışır daima beynimde; açık olmak ve hür olmak. İkincisi daha karmaşık, biliyorum ama ilki bu hayatta yıllar geçtikçe en çok öğrendiğim galiba. 

Mimu da bir deniz, biliyor musunuz? Artık. İlk zamanlar, o küçücük hallerinde, henüz değildi. Dili kapalı, duyguları kapalı idi. Gülümsemesi küçük, endişeleri büyüktü. Şimdi o da bir deniz. Açık. 🌊 

İşte onu izlerken soruyorum kendime, De ve Do için en büyük içsel güç ne? Onlara on iki yıllık yaşamlarında ne kazandırabilmişiz? İkiz olmalarına rağmen bambaşka karakterler. Ama ortak paydaları  var, açıklar. 🌊 Hayata, değişimlere, iniş çıkışlara, korkulara, büyük heyecanlara, sevilmeye ve en mühimi de sevmeye açıklar. Elbette çalkantıları var, elbette. Onlar birer çocuk, büyümenin kendisi çalkantı değil mi zaten? 

Zihnim daldan dala konuyor, bir kitap düşüverdi aklıma tam da şu an. Bahsetmişimdir belki ama bilmeyenlere tekrar olsun. Raising Cain, protecting the emotional life of boys. Bu sağlam kitap erkek çocukların duygusal olarak açık olabilmelerinin önündeki tüm zorlukları, sosyal dayatmaları, cinsiyetten gelen farkları anlatıyor. Okunasıdır. 

Bu kitabı Do için okumuştum, belki şanslıydım çünkü o bebekliğinden beri açık bir çocuktu. Bügün ergenliğin eşiğinde. Eskiden uzun uzun sohbet ederdik, sokaklarda el ele yürürdük. Şimdi hem üç çocuklu hayat, hem de anneden bağımsızlığa doğru geçiş nedeniyle sohbetlerimiz azaldı. Ama, baba ile de çok yakınlar. Kendime geride durmayı öğretiyorum, o ne zaman konuşmak isterse dinlemeye çalışıyorum, endişem yok. Biliyorum ki, hala bir deniz 🌊 . En kıymetli  anda gelip derdini anlatıveriyor.

Mimu yolun başında. İki buçuk yaşında iken tek bir cümlesi yoktu, biliyor musunuz? İçindeki dalgalar iç çeperlere çarpa çarpa sönüyormuş. Artık değişiyor. Bu değişimi en çok da kendisi hissediyor. Ve rahatlıyor. Duyguların açık kapılardan çıkması ve yerine ulaşması ne kadar hafifleticidir. 

Yeni bir okulda artık Mimu; arkadaşlarına, öğretmenlerine, büyük çocuklarla bir arada olmaya alışıyor. Her çocuk bu eşiklerde tekleyebilir, farklı şekillerde. Mimu için bir kat daha zor, her yeni başlangıç onun için biraz korku, biraz özgüven, biraz endişe. Bebekliğinde değişimler karşısında yeterince destek görememiş her küçük duygusu ile kendi başına başa çıkmaya çalışmış ve bu stres beyninde yer edinmiş. Evet şimdi güvende, adımlarının yanında duran bir anne babası var ama eskilerden kodlanan o stres hala yerli yerinde duruyor. Tüm bu yanlış kodlamaları değiştirmek zaman alacak. 

İşte bir kitap daha, Reparenting the Child who Hurts. Mimu’yu anlayabilmem için sadece içgüdülerim yeterli olmuyor. Sağlıklı büyümüş bir annenin, bir şekilde yaralanmış bir küçüğe annelik yapabilmesi sadece içgüdülerle olmuyor. Okumak, dinlemek, psikolojik destek almak… Bunlar zor ama iyi hissettiren adımlar. Mimu’nun bugünü daha kolay olsun ve daha önemlisi yarınları açık, hür ve sağlıklı olsun diye.

Bu yağmurlu günde denizi hayal ediyorum. Gri bir gökyüzünün altında gümüşi bir su parlıyor. Derinliğini hissedebiliyorum. Gepgeniş yüzeyin altında ve üzerinde her yönde doğru uzanmakta. Açık.

Çocukların duygularını olduğu gibi yaşaması, dilediklerinde söze dökebilmeleri ve en mühimi söze döktüklerinde güvendikleri bir kolun kanadı altına girebileceklerine inanmaları gerek. Bu inanç onların yaşamdaki en büyük güçleri olacak. Açık oldukça daha mutlu olduklarını görecekler. 

De, Do ve Mimu için bunu diliyorum. Tüm çocuklar için diliyorum. 🌊🌊🌊

koruyucu aile içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bumm!

Ana sınıfına başlayacak Mimu. Bir yandan büyüttük valla, gibi bir gururlu ebeveyn hissiyatı, öte yandan yapabilecek mi gerçekten de, okulla yaşadığı iniş çıkışları çözebilecek miyiz, endişesi hakim bende.

Vesikalık çektirdik. Ve bummmm! Öyle bir ışık yansıdı ki bana 3×5 cmlik fotoğraftan. Keşke buraya koyabilsem… Ama bir arkadaşımın tespiti ile tam da şu emojiyi hayal edin isterim: “😍” Tam böyle bakmış Mimu kameraya, bu kadar yoğun bir sevgi ve güven ışıldamış kara gözlerinde.


İki buçuk yılda bu değişim. Ömrünün yarısı. Bir uçtan öbür uca varmış minik adam. Ürken, kızan bir bebekten hayatta herşeyi yapacağına inanan bir küçük çocuğa varmış. 

Mış’lı konuşuyorum farkındayım. Çünkü içinde mücadele ederken, yuvarlana yuvarlana giderken her zaman göremiyorum. Bir amaç için uğraşan herkesin yaşadığı gibi, anları fark edemeyebiliyorum. Ta ki bummm, bir vesikalık önüme gelene dek.

Annem de uyardı geçenlerde, olumlu şeylerden söz et biraz da, dedi. Zor tamam biliyoruz ama güzelliklere odaklanalım haydi. Bahar gelmişken hele…🍀🦋🍀

Abla ve abi ile kardeşlik tam da olması gerektiği kıvamda artık. Üç sarıl, iki didiş. Hep onların ayak izlerinde yürümen,

Baba ile sarmaş dolaş. Annenin otoritesi boğduğu zaman, gidip kolunun altına girivermen,

Konuşamadığın iki yılın acısını çıkart. Hiç susmadan, her gün yeni kelimeleri, ifade biçimlerini kullanman ısrarla,

Özlediğini dile getir. Senin için kıymetli insanları bir bir sayman, ziyaret etmek istemen,

Geldiğin gün bile var olan o karakteristik özgüven. Ama yer yer haksız da olabildiğini fark edip geri adım atabilmen.

Mimu! Bir gün kocaman bir adam olacaksın. Her anlamda kocaman. Cüssen kadar büyük bir kalbin olacak. Omzuma sarılıp ‘takılma bunlara be anne, bak nasıl da büyüdüm’ diyeceksin.

Ablanı kollayacaksın her koşulda, abinle gezip tozacaksın. Babanla bisiklet turuna çıkacaksın.

Ben de iyi ki, iyi ki diyeceğim bir daha. 

koruyucu aile içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İKİ

İki yıl önce, iki çocuklu bir anne bir küçüğün elinden tuttu. İki yaşında bir minikle bir kapıdan çıktılar. Bir baba onları kalp çarpıntısı ve heyecanla izliyordu artları sıra. Ve o anı fotoğrafladı.

anneogulÇok acemiydik. Oysa o zamana dek anne baba olmayı gayet iyi becermiştik. O küçük eli tutarken içimde, içimizde sorular, sorular, bilinmez duygular…

Hoş geldin oğlum. Sen çok özel bir çocuksun. Kararlı, güçlü, hayatı bir hamle ile değiştirebilecek inançta bir oğlansın. Aslında bıraksak her şeyi bir başına halledebileceksin. Doğuştan lidersin. İnatçısın. Çabuk kızıp, zor sakinleşen bir karaktersin. Hayvanlara karşı sonsuz bir sevgin var. Gördüğün tüm köpeklerin önüne yatıp onlara sarılıyor; tüm kedileri kucaklayıveriyorsun (Dün sokakta giden bir at arabasının peşine takıldın, arkandan yetişmek için az koşmadım: Eyvah dedim şimdi de ata sarılacak. Allahtan öğretebilmişim sana temkinli olmayı, izledin sadece).

Hoş geldin oğlum. Bize kalabalık olmayı öğrettin. Anne baba olarak akışına bırakabilmenin kıymetini hatırlattın. Dengeleri yeniden kurma becerilerimizi parlatmayı öğrettin.

Hoş geldin. Abi ve ablana gerçek bir hayat tecrübesi oldun. Bir gecede bu yeni görevle tanıştılar. Onlar ikiz kardeşlerdi, aralarında apayrı bir dengeleri vardı. Şimdilerde bu dengenin zaman zaman yerinden oynayabileceğini öğreniyorlar. Bir küçük çocuk girdi yaşamlarına. Yabancı. Ama bir yabancının kardeşe dönüşebileceğini öğrendiler. Ve artık tüm çevrelerine öğretiyorlar. Doğal akışına bıraktığımızda kalp bağı ile bir kardeşlik nasıl kurulur, bilmeyenlere gösteriyorlar. Anlamayanlara anlatıyorlar.

Geçenlerde büyük oğlumun okulundaydım. Öğretmenleriyle aramızda şöyle bir diyalog geçti:

  • Do bizlerekardeşinden bahsediyor.
  • Aa gerçekten mi, De’nin uğraşlarından bahsetmeyi hiç sevmez oysa.
  • Yok De değil, Mimu’dan söz ediyor.
  • Gerçekten mi?
  • Elbette. Kardeşim şöyle şöyle yaptı geçenlerde derken gözlerinin içi gülüyordu hatta.

İki yıl. Do, Mimu’dan söz ediyorsa okulunda iki yılın sonunda, ben hiçbir şey için endişe etmemeliyim aslında. Onlar bir ekip olmuşlar artık.

Hoş geldin oğlum. Artık akşamları üç yatağa uğrayıp yorganları kontrol ediyorum. Üç melek başı öpüyorum. Her birinize bir sonraki gün nasıl bir güç vermem gerekli ise, kulaklarınıza onu fısıldıyorum. Artık üç defa koklayıp, üç defa seni seviyorum diyorum. Biliyor musunuz, Mimu’nun kokusunu öğrenmek için çalıştım iki yıl boyunca. Hani sosyal medyada testler çıkıveriyor ya karşımıza bazen, bebeklere kokusundan tanıtarak annelerini bulduruyorlar. Ben de başında oturuyorum bazen geceleri, izliyorum. Gür saçlarını, kıvrık kirpiklerini izliyorum. Öpe öpe Mimu’nun kokusunu ezberime yazıyorum.

Hoş geldin. Annene babana, iki’den sonraki yeni hayatına, özgür ruhunu yeşerttiğin yeni hayatına hoş geldin. Babanla birlikte hayal ediyoruz. Nasıl kocaman bir genç adam olacağını, spor yapmanın sana nasıl yakışacağını, ablanla nasıl dertleşeceğini, abinle nasıl akşam turlarına çıkacağını… Hayal ediyoruz. Hayallerimize katıldığın için teşekkürler oğlum. Hoş geldin. İyi ki geldin.

koruyucu aile içinde yayınlandı | 1 Yorum

“Benim hala umudum var”

Sabahları bizim ev gerçekten yorucu. Üç çocukla güne kısa sürede hazırlanmak, birbirlerinin ayaklarına basmadan kişisel işlerini halledebilmelerini sağlamak, yorgun olanı desteklemek, fazla enerjik olanı sakinleştirmek, gergin olanı yumuşatmak… Bunların hepsi kırk beş dakikaya sığıyor. O esnada anne baba kendini hazırlamaya çalışıyor, çocukların yemekleri paketleniyor ve vs vs. Şimdilerde bu karede Mimu’nun da yeri var. O da uyanacak, giyinecek ve servise teslim edilecek. Tahmin edersiniz ki, her şey her zaman yumuşak ilerlemiyor. Kimi zaman direniyor Mimu: Beni anne indirsin servise. Ben sadece annenin elini tutacağım. Bu sabah, yeni bir mucizecik oldu. Servis gelmek üzere, baba dedi ki ‘Haydi Mimu, çıkmalıyız. Ve anne değil ben indiriyorum seni, çünkü o ablanın saçını yapacak.’ Tamam babacım, fark etmez. Gidelim, dedi Mimu.

Ufacık bir cümle değil mi? Bunun üzerine de yazı yazılır mı? Hem de nasıl yazılır. Ben bu cümlenin arkasında neler neler görüyorum, biliyor musunuz?

  • Güven; aile olmaya dair.
  • Huzur; iç dengelerinin oturduğuna dair.
  • Uyum; çevresinde olup bitenlere dair.

mimuanneBu üç duygu yerleşsin diye çabalıyoruz, iki yıldır. Akıntıyı arkamıza almışız gibi hissetmeye başlamam ise çok yenidir. Ara ara bahsediyorum, yuvada büyümüş bir küçüğün ne gibi eksikleri olabiliyor hayata dair, neler önünde bir set gibi bekliyor. Bunları ne tek başına aşabilir, ne de sadece bizim desteğimizle. Gelişimsel açıdan her şey yolunda gözükse bile, içinde ona engel olan öyle çok duygu var ki, bunları cımbızla tek tek bulup, çıkarıp atmak gerekiyor.

Biyolojik olarak dört, fiziksel olarak beş, duygusal ve dilsel olarak üç yaşında sanki Mimu. Bir küçük çocuğun bu uçlar arasında gidip gelmesi bile onu dengelerini sarsmaya yeter. Yaşamının ilk iki yılında iletişim hakkını neredeyse hiç kullanamamış. De ve Do’ya doğdukları aydan beri kitap okudum ben, ninni söyledim, masal anlattım, yolda giderken her bir rengi, böceği, çiçeği tarif ettim. Onlarla yıllarca göz göze iletişim kurdum. Mimu’nun bundan yoksun büyümüş olduğunu düşündükçe, dilinin neden geriden geldiğini çok daha iyi anlıyorum. Bu boşluğu emniyetle geçebileceği bir köprü inşa ediyoruz el birliğiyle (dünya tatlısı bir dil terapistimiz var, desteği büyük). Son günlerde Mimu değil haftalar, günler bazında yol kat ediyor. Her gün kelime dağarcığına bir ekleme yapıyor ve kendisiyle gurur duyuyor. Biz de öyle!

Dil ne kadar geriden gelirse, duygular içeride o kadar sıkışıyor. Ve kızgınlığını, hüsranını, üzüntüsünü ifade ederken araçsız kaldığından bedensel tepkiler veriyor. Bizi anne baba olarak en çok zorlayan şey bu sanırım. Vurmak, ittirmek, tekme atmak, bağırmak… De ve Do küçükken yaşamadığımız şeylerdi, bu tepkiler karşısında acemi kaldık. Haftalar, aylar bu ifade biçimini çözmeye çalışmakla geçti. Konuştum, anlattım, sarıldım, uyardım. Ve başarılı olduğumuzu sandığımız bir dönem oldu. Ta ki, Mimu fiziken güçlendiğini fark ettiği ana dek… O zaman anladık ki, edinilmiş alışkanlıklar küçük bedeninde bir sarkaç gibi salınıyor. Yani, gidiyor ve geri geliyor. Esas yapmam gereken bu salınımı hafifletmek.

Mimu kendini ifade edebildikçe, pes etmesi gerekmediğini daha çok anlamaya başladı. ‘Ben yapamam, ben başaramam’lar yerini ‘yapacağım’lara bırakmaya başladı. Ani kızgınlıklar, hüsranla gelen tepkiler yerini odasına gidip ağlamaya (bir duygudan dolayı ağlamak bile öğreniliyormuş, biliyor musunuz?) bırakıyor. Ağlayarak sakinleşebiliyor. Yaptığı yanlışı kendi başına hissedip, gelip sarılabiliyor artık. Zaten ancak o zaman, ona söylediklerim bir açık kanal bulabiliyor.

Tüm bunlar olurken elbette izole bir hayat sürmüyoruz. Aslında biraz da bu yüzden, zorluklar bir süreliğine katmerlendi. De ve Do’nun alıştıkları bir düzen var, Mimu’nun gelgitleri en çok onları etkiledi. Ara ara sevgi ve çaresizlik hislerini bir arada yaşadılar, hala da zaman zaman yaşıyorlar. Mimu’yu çok seviyorlar, evet. Ama onun öğrenme yolunda yaşadığı bu iç savaşlardan nasıl etkilendiklerini de gözlemleyebiliyorum. Onları korumanın tek yolu duygusal anlamda güçlendirmek. Anlatıyorum zaman zaman, çünkü artık dinleyerek de öğrenebilecek yaştalar:

– Hayat bizi zorladığında, neyi neden yaptığımızı düşünmek iyi gelir De, Do. Biz büyük bir aile olmayı seçtik. Mimu’nun önünü açmayı, onun bu hayatta mutlu ve başarılı bir insan olabilmesine destek olmayı seçtik. Sizlerin abi, abla olmanızı seçtik. Biliyoruz ki, daha iyi bir abisi ve ablası olamazdı. Yani sadece onu hayatımıza katmayı seçmedik, sizin de güzel özelliklerinizi ortaya çıkartmanızı seçtik.

Çocukların yaşamlarındaki en büyük kişisel alanları oyun. Oyun onları iç dünyalarına açılan bir kapı, dış dünyaya adım atmalarına olanak sunan bir eşik. De ve Do küçükken onlarla uzun saatler oynardım, hayallerimiz bizi nereye götürürse… Daha gençtim elbette :-), fiziksel enerjim daha fazla idi. Mimu için elimden geleni yaptığımı düşünüyordum. Benim pilim bittiğinde abi ve ablanın eksiklerimi tamamladığını düşünüyordum. Ama yetmiyormuş. Ya da daha doğrusu, oyun aracılığıyla ona ulaştırmamız gereken başka kazanımlar da varmmimukosarış aslında.

Yaz başlarıydı. Hallettik, aştık dediğimiz reaksiyonlar birer birer ve daha da sert biçimde geri geliyordu. Sanki Mimu tüm sınırlarımızı zorluyordu: Şimdi vuracağım, şimdi ittireceğim, şimdi avazım çıktığı kadar bağıracağım, ve izleyeceğim; annem ve babam beni seviyor mu, beni bırakırlar mı? Yoksa beni her halimle kabul edecekler mi? Biz anne baba olarak, büyüttüğümüz diğer çocuklarımız için sevgi-otorite arası nasıl bir denge yakalamışsak o güne dek, Mimu için de aynısını denedik. Olmadı. Hep bahsediyorum. Duvara çarptık. Sanki karşımızda, içine kocaman adam kaçmış bir çocuk vardı. Ve bizi en üst sınırımıza dek sınıyordu. Belki de kendini sınıyordu. Pedagogumuzun kapısını çaldık. Dinledik, konuştuk. Dinledikçe Mimu’yu daha da çok anladık; bebeklikten çocukluğa geçerken yaşayamadığı eşiklerden geçiyor ve korkuyordu. Terk edilmekten korkuyordu. En sevdiği insanların onu sevmemesinden korkuyordu. Bebekliğinde ona sunulamayan tüm sevgileri yakalamaya çalışıyor ama elinden kaçıp gidecek sanıyordu. Pedagogumuzu dinledikçe anladım ki, yolumuz uzun. Ama çözeceğiz. Çünkü her zorluğun çözümü var. Ve bu çözüm yine oyunun içinde. Oyun terapisine başladık. Orada Mimu yeniden bebek olabiliyor. Değerli olduğunu hissediyor. Biricik olduğunu ve tüm biricik yavrular gibi vazgeçilmez olduğunu hissediyor. Korkularından arındıkça gevşiyor.

Bunları neden anlatıyorum, biliyor musunuz? Anlattıkça daha iyi hissediyorum bir yandan. Annesiz ve babasız, ailesiz büyümek bir küçük çocuk için ne kadar ağır bir yük, bunu paylaşayım istiyorum. Bunu bilelim.

‘Bilmek yetmez, elimi uzatayım’ diyenleriniz var aranızda. Duyuyorum. Onlara ulaşmak istiyorum bir yandan. Engebeleri de bilin istiyorum. Bilin ki, güçlü olun, pes etmeyin istiyorum. Pes etmeyelim. Etmeyelim ki, her bir biricik yavru, biricik olduğunu bilerek büyüsün.

koruyucu aile içinde yayınlandı | 8 Yorum