Hiç kolay değil

İtiraf ediyorum, hiç kolay değil. Anne olmak zor zenaat. Evi çekip çevirmek, farklı yaşlardaki çocukları dinlemek, anlamak, engin bir sabra sahip olmak, sakin kalmayı başarmak, okulları, dersleri, becerileri ile ilgilenmek, meraklarını takip etmek ve tüm bunlar olup biterken çalışmak… Hiç kolay değil, hatta tüketici.

Tozpembe bir tablo çiziyorsam arada bir, bu zorlukları unutmak ve en derinde yatan gerçeğe tutunmak içindir. Anne olmak büyük bir güç, tüm maneviyatımı bir zırh gibi kuşatan sihirli bir elbise. 

İki küçük büyüttük eşimle yıllarca, ikizler. İkiz annesi olmanın katmerli zorluklarından söz etmeyeceğim çünkü yaşadıkça görüyorum ki birden çok çocuk büyütmenin zaten kolay bir tarafı yok, her annenin tecrübesi kendine. Ama diyeceğim şu; dokuz yaşına gelmiş iki çocuğumuz varken evet, isteyerek ve inanarak iki buçuk yaşında bir minik daha kattık aramıza. Ve bummmm… Duvara çarptık. 

Hızlandırılmış bir erken çocukluk adaptasyonu, hızlandırılmış bir abi abla olma sendromu, hızlandırılmış bir kalabalık aileye geçiş süreci. Hepsi ardı ardına eklendi evimizde. İki çocuğun yıllar içinde kurulmuş dengesi üçüncü bir bireyle sallanmaya başladı. Anneliği artık öğrendim ve vites değiştirmeden devam ediyorum diyordum. Tüm bildiklerimi unuttum. Bir acemilik hali geliverdi üstüme, büyüklere nasıl davranmalıyım, küçüğe ailemizi nasıl tanıtmalıyım, evin pratiklerini nasıl kurgulamalıyım… Yoluna giriyor elbette zamanla ama zorlandım, zorlandık hep birlikte.

Beni tanıdıkça, soranlar oluyor, çok haklı bir merakla; kardeşler arası denge nasıl kuruluyor? Aileye katılan minik nasıl adapte oluyor olup bitene? Abi abla nasıl hissediyor ve kabulleniyor tüm bu hızı, değişimi?  

 
Hiç kolay değil. Öyle yansıyorsa paylaştığım karelere burada, instagramda, facebookta; dedim ya sürece değil, özüne tutunmak içindir. Miniğin küçük yaşına rağmen getirdiği alışkanlıkları var. Onları kırmayı öğretmek bir süreç. İnce ince uğraşmak ve sonsuz bir sabra sahip olmak gerekiyor. Duygularını çok da tanımıyor çünkü, en büyük eksiği bu. Kızgın mı, üzgün mü, mutsuz mu, bu hislerini nasıl anlatacak etrafına, nasıl başa çıkacak olumsuz duygularla, bilmiyor. Ve çoğu zaman bağırma, ağlama hatta vurma ile dışa vuruyor bunları. ‘Bizim evde vurmak yok, kızgınsın anlıyorum, üzgünsün biliyorum, mutsuzsun görüyorum ama vurmuyoruz’ demekle geçiyor ilk aylar. Abi abla hiç alışık olmadıkları bu dışavurumla nasıl başa çıkacağını bilemiyor. Zaman zaman olgun bir yetişkin gibi davranıp, zaman zaman minikten beter tepki veriyorlar. Güvenmeyi öğrenmesi bir başka aşama. Anneyi, babayı, aile olmayı öğrenmesi zaman alıyor miniğin. İki ileri bir geri gittiğimiz bir yolda yürüyoruz. Kimi zaman hepimizi çok seviyor, kimi zaman adını bile koyamadığım bir kızgınlık ve ürkeklik görüyorum gözlerinde. Duygularım şu iki uç arasında çalkalandı ilk zamanlar aslında; ben ne yaptım böyle, nasıl altından kalkacağım? / Ne büyük bir zenginlik bu, üç çocuğum da bambaşka bir hayat becerisi kazanıyor.

Anlayacağınız, hiç kolay değil. Tüketici. Fiziksel zorluklar yine fiziksel çabalarla aşılabiliyor. Bu görece kolay. İki gece daha çok uyusam, üçüncü gün daha iyi hissediyorum örneğin. Esas badireler duygusal anlamda çıkıyor önüme ve malesef bunu uyku, çay, kahve, güzel bir dilim kek çözmüyor. Dışarıdan değil ancak içeriden çözebiliyorum bunu. Böyle anlarda birçok annenin en iyi bildiği şeyi yapıyorum. Tüm çocuklar uyurken odalarına giriyorum ve sessizliğin içinde izliyorum onları. Dünlerini ve yarınlarını düşünüyorum. Kazançlarını düşünüyorum. Biz bir ekibiz diyorum içimden, birlikte yol alacağız, düşe kalka. Hiç kolay değil… Ama yaparız.   

  

genel, koruyucu aile, mutlu anne içinde yayınlandı | 3 Yorum

Kardeş kardeş büyüyün

Abla olduğumda sekiz yaşındaydım. Kucağıma bir küçük havuç kafa geldi. O gün hissettiğim güçlü duyguyu hala hatırlıyorum. Onu öylece sevdim. Kırmızı saçları belki de en uzak yanımızdı çünkü bir başka babadan mirastı ona. Birlikte büyüdük, öğrendik, yaşadık. Kardeş olduk, dayanak olduk. Aile olmak zaten böyle bir şeydi.

Sonra, otuzlarımın sonlarına doğru, birden yeniden abla oldum. Yıllarca sadece varlığını bildiğim ama hiç görmediğim diğer kız kardeşimle kavuştuk. Bize hiç dokunamamış bir babadan armağandık birbirimize. Ancak yabancıydık. Ayrı evlerde, ayrı hayatlar sürmüştük. Kardeş olmayı öğrenmemiz arkadaş olmaktan geçecekti, biz de bunu inşa etmeye başladık birlikte. Kısa zamanda çok yol aldık.

Bazen genel geçer doğruları ters yüz ettiğimizde, olup bitenlere başka pencerelerden baktığımızda hayat çok daha zenginleşiyor. Yaşadığımız hiçbir şey tesadüf değil aslında, dinlemeyi bilirsek bize farklı şeyler fısıldıyor. Belki de minik adamın yuvamıza katılması benim açımdan, böyle bir hayat öğretisinin sonucudur, kim bilir.

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir annenin paylaşımlarına denk geldim. Biyolojik kızı ve evlat edindiği kızı arasında kurulmuş dostluğu taşımıştı fotoğraf karelerine. Bu anlar durup kendi ailemize bakmama vesile oldu. Kardeşlik yan yana olmak, el ele olmak, dost olmaktı. Biz de bu yolda, minik adamın sevimli ifadesiyle ‘addım addım’ ilerlemeye başlamıştık.

Yıllarca pazar sabahlarımız bizim evin uzun oyun zamanı idi. De ve Do, De’nin derin hayal gücü deryasında gemilerle uzak yolculuklara çıktılar, adını bile telaffuz edemediğimiz ülkelere gittiler, hayvan dostlarını evlerinde ağırladılar, kılıktan kılığa girdiler. Bu oyunlarla birbirlerini tanıdılar, kardeşlikleri pekişti. Sonra büyüdüler, büyüdüler ve bu oyunları unuttular. Bugün, minik adamın varlığıyla yeniden şenlendi ortalık. güreşkardeşler

minişler

Minik adamın hayal gücü ablasına denk çıktı, oyuncaklar bir kez daha hayat buldu. De bu işten çok mutlu, küçük kardeşi ile ortak bir dünya kuruyorlar böyle böyle. Do ise, yıllarca kız kardeşi üzerinde denediği güreşlerini şimdi cüssesi küçük, gücü büyük minik adamla yapıyor. Ara sıra itiş kakış olsa da, iki oğlanın enerjisi böyle zamanlarda evi doldurup taşırıyor. Do’nun deyişiyle ‘abi olmanın tadı bir başka’.

IMG_3930

Sözün özü, kardeşlik güzel şey. Ve gücünü kandan değil, candan; yan yana olmaktan, arkadaşlıktan alıyor. De, Do ve minik adam artık bu hayatta birbirilerine armağan. Dileğim kardeş kardeş büyüsünler, kalplerini hep birlikte büyütsünler…

 

koruyucu aile, mutlu anne içinde yayınlandı | 8 Yorum

Minik adam

İki hafta önceydi. Minik adamla ilk kez o zaman tanıştık. Hayat bazen kısacık anlarda şekilleniyor, ne acaip. O günün sonunda eşimle birbirimize bakıp, tamam dedik; yola çıkıyoruz. De ve Do’ya kararımızı aktarmak, bir hafta boyunca minik adamla bir arada bulunmak ve bağlanmasını sağlamak, çocukları birbiri ile tanıştırmak, gün bitip de ayrılırken aklını arkada bırakmak… Uzun süredir kalbimin böyle yorulduğu bir zaman olmamıştı. En son gün minik adam ağladı, ağladı, ağladı. Ditme! dedi. Elime yapıştı ve olduğu yere çakıldı sanki. Ancak, uyuyup uyanınca onu alıp abi ablaya götüreceğimi defalarca anlattığımda sakinledi. Ertesi gün minik adam bizimle bambaşka bir dünyaya adım attı. Eşimin güzel ifadesiyle ‘bir haftalık annesinin elinden tuttu ve o kapıdan çıktı’.

/home/wpcom/public_html/wp-content/blogs.dir/443/18023047/files/2014/12/img_3348-1.jpg

De ve Do bir günde abi abla oldular. O gün okuldan eve heyecanla, merakla, koşar adım döndüler. Bu minik adam, artık De ve Do’nun peşinden koşacak, onların gözünün içine bakacak, onlar ne yaparsa aynısını başarmak için uğraşacak. Günler akıp gidecek, bir sabah bakacaklar ki üç kardeş olmuşlar. Kandan değil, varsın olmasın. Kalpten…

Ben minik adama bir masal yazdım bile. Büyüdükçe anlayacağı, kabul edeceği ve hep bileceği bir masal bu. Her çocuğun kendine ait bir masalı olur. Kimi küçük yaşta anne babasının yollarının ayrıldığını anlar, kimi yavru kedisine kavuştuğu günü unutmaz, kimi bilir ki uzaklardaki büyükannesi artık melek olmuş, kimi bambaşka bir ülkeye yerleşir ve yeni bir dille anlaşmayı öğrenir… Minik adamın da masalı bizimle yön değiştiriyor. Ben hep anlatacağım. Buluşmamızı, alışmamızı, heyecanlarımızı, şaşkınlıklarımızı, korkularımızı, biriktirdiğimiz sevgimizi… Zor mu? Evet. Güzel olan herşeyde olduğu kadar. Evimize bir anda yeniden küçük bir çocuğun hareketliliği düşüverdi. De, Do ve baba alışacağız bu değişime elbette. Gümüş de kaçmamayı öğrenecek bir süre sonra, minik adam kovalamayı bıraktığında. Yeniden bulyaplar, legolar, hamurlar, yeniden bebek bardakları, çatal kaşıkları, yeniden pusetler. Yeniden hoşçakal bez, merhaba külotlar. Yeniden haydi uyusun ayıcıklar, tavşancıklar… Hepsi sil baştan ama keyifle. Minik adam büyüyecek, masalı ile beraber. De ve Do büyüyecek, ikiz kardeşlikten abi ablalığa geçerek. Çocuklar büyürken biz de büyüyeceğiz baba ile. Geniş aile olmayı öğreneceğiz.

/home/wpcom/public_html/wp-content/blogs.dir/443/18023047/files/2014/12/img_3343.jpg

genel, kanatlar, mutlu anne içinde yayınlandı | 7 Yorum

Bir kış akşamında sıcacık bir öykü: Babam ve Ben

babam ve ben1Babalar ve kızların iki kişilik dünyasından söz eden öyküleri duymak hep içimi ısıtır. Hele de hayalperest ve biraz da yalnız bir baba ve onun gözünün içine bakan küçük bir kız çocuğu ise söz konusu olan…

Patrick Modiano 1998’de yazmış bu öyküyü. 2014 yılında Nobel Edebiyat ödülü almış. Sanırım kitapla ancak şimdi tanışmış olma nedenimiz de bu.

Catherine 9, 10 yaşlarında. Paris’te yaşıyor. Babası ile iki kişilik bir hayat kurmuşlar, araları çok da iyi. Gözlükleri ve hayalleri seviyor olmaları ortak yönleri. Annesi uzaklarda, New York’ta yaşayan bir dansçı. Babası önerince Catherine de dansa başlayıveriyor bir gün.babam ve ben 2JPG

Babasının katı ve kuru bir iş ortağı var, Mösyö Casterade; ruhunun derinliklerinde sıkışıp kalmış ince şiir sevgisini komik bir dille anlatıyor Catherine bize.

Babası bir yetişkin olsa da aslında onun da içinde küçük bir oğlan çocuğu var. Belki de tam da bu yüzden komik, eğlenceli ve tuhaf. Catherine onun bu tarafını olduğu gibi kabul ediyor. babam ve ben 3

Babam ve Ben‘in çizimleri bizim kuşağa çok tanıdık gelebilir; Jean-Jacques Sempe, Pıtırcık serisinin çizimleri de ona ait. Kitabın sıcak ve sakin diline o kadar güzel eşlik ediyor ki resimleri.

8-10 yaşın severek okuyacağı bu minik öykü babalarına düşkün tüm küçük kızlara…

baba, kitaplar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Küçük hayatlar büyük hayatlarla buluşunca…

Çalışıyorum çalışmasına masa başında da içimde kocaman bir girdap, dönüp duruyor. Beynimden başlıyor rüzgar, kalbime iniyor. Midemde çalkalanıyor. Hissettiklerim ne ise, hepsi içimde esiyor.
Bir randevum var yarın. Küçük bir kalp ile. Beni beklemiyor aslında, haberi bile yok. Kendi küçük dünyasında bildiği, alıştığı hayatı sürdürüyor. Minik bir kalp nelere sevinirse onlara sevinip, nelere üzülürse onlara üzülüyor. Minik bir beden kaçta uykuya dalarsa o saatte uyuyup, sabahına gülücüklerle uyanıyor. Eminim seviliyor, ihtimam görüyor. Ama ait mi bir başka kalbe? Sanmıyorum. Başka kalpler bırakmış onu… Şartlar diyelim, kısaca.
Tanışacağız. Hayatlarımız değer mi birbirine bilmiyorum. İsteyince kalpler çok kolay buluşuyor aslında da; hayatlarımız buluşacak mı, göreceğiz.
Es rüzgar es. Yarına dek es. Sonra bırak durulayım, hayatlarımızda yeni kapılara yer açayım. IMG_3200.JPG

genel, kanatlar, mutlu anne içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 7 Yorum

Merakını kaybetme!

Açık olmak… Hayatın kendisine, getirdiklerine ve tanıştırdıklarına. De ve Do bunu öğrensinler isterim. Gayretim de bunun için. İyiler ve kötüler, başarılar ve mutsuzluklar, anlık heyecanlar ve ıskalamalar. Hepsi oradan buradan akıyor. Bu akışın içindeki en büyük beceri kalben ve zihnen açık kalabilmek.
Haftasonu sabahları Do önce futbola, ardından sutopuna gidiyor. Bu yıl böyle, deniyor. Hangisinde mutlu olursa ona devam edecek. Ben de anne kadrosundan izleyici. Çok farklı ebeveyn profilleri görüyorum her iki tarafta da. İlgililer, aşırı düşkünler, kontrolcüler, koruyucular… Çocuğa ne kadar dışarıdan kontrol ve koruma sağlarsan o kadar kapanıyor aslında hayata karşı. Görmüyor, uzaklaşıyor; kendine ve çevresine. Kapanıyor. Ve en büyük itici gücünü kaybediyor: Merak.
Oysa hepimiz merakla doğuyoruz hayata karşı. Hatırlayın küçüklüğünüzü ya da bakın küçüklerinize. Bizim basite indirgediğimiz kelimeler gerçekte işin özü. Kurcalıyor deriz mesela, yüzeysel bir dille. Oysa o öğreniyordur. Karıştırıyor deriz sıkkınlıkla, ah bir bıraksak ne çok şey keşdefiyordur o an. Elliyor herşeyi deriz, dokunuyordur oysa dünyaya.
“Özel bir yeteneğim yok, sadece tutkuyla meraklıyım” demiş Einstein.
Bir cümlede iki mesaj birden. Tutku ve merak. Ne zaman bağlanıyor bu ikisi birbirine işte o zaman adına aşk diyoruz biz, yaptığın her ne ise ona aşkla bağlanmak.
De ve Do bu şansı yakalarlar mı bilmem. Umudum var. Meraklarının önünde durmadık hiç. Hatta bence görevimiz o yolu açmak. Sadece ana yolları değil de ara yolları, patikaları görebilmelerini öğretmeye çalışıyoruz.
Bazen bir meşe palamudu, bazen bir karton kutu çıkıyor karşılarına. Ve bambaşka yollardan kurcalıyorlar hayatı. O zaman anlıyorum ki her çocuk bambaşka, biricik… Önlerinde durmayın lütfen çocuklarınızın, açık olsunlar hayata.

IMG_0118.JPG

genel içinde yayınlandı | 1 Yorum

Sonbahar düşleri

Çocuklar yanımda olmadan çocuklar için düşünmek, başka bir hayat mümkün mü, başka düzenlere açık mıyız diye kafa yormak, bunları koşmadan ve sükunetle yapabilmek… Bu hafta sonu öyle bi haftasonu.
Bir tane hayat var bize sunulan. Ve bu hayat hiçbir zaman sabit değil. Değişkenlerle dolu içi. Keşfetmek için taşları yerinden oynatmak gerek. Kumsalda oynarken kaldırırsın taşı bir yengeç çıkar heyecanla, suda bir kabuk bulursun, içinden pagur çıkar. Hiç girmediğin bir kitapçıda rafları karıştırırsın, aradan yepyeni bir yazar girer hayatına. İşte biz de bu haftasonu onu yapıyoruz. Kurcalıyoruz hayatı. Yeniliklere açık olmak güzel. Kolay değil aslında ama iyi geliyor insana. Tavsiye edilir : )

IMG_2910-0.JPG

kanatlar, mutlu anne, seyahat içinde yayınlandı | 2 Yorum

Kendiliğinden…

De ve Do’yu böyle görünce keyifleniyorum doğrusu. Koridor işgal, geçecek yer kalmamış. Ama kartonlar açılmış, boyalar dökülmüş. Karşılıklı oturmuşlar, konuşa konuşa çalışıyorlar… Kendiliğinden, tadını çıkara çıkara. Aslında okul böyle bir yer olmalı, özgür ve içten gelen bir dürtü ile ürettirmeli çocuklara; dışarıdan zorlama ya da teşvikle değil… Home schooling üzerine düşündürüyor bana bu güzel anlar, delilik mi acaba? : -)

IMG_2859.JPG

genel, kanatlar içinde yayınlandı | 1 Yorum

Sonbahar ve cumartesi

Kedi, kitap, balon, oyun, çay… Mıstık Parkı hala cankurtaran.
Bugün sonbahar geliyorum diyor, rüzgar sağdan soldan esiyor. Hava güzel. Baloncu amca köşesinde. De her zamanki gibi Yalvaç Abi’den aldı yeni bir kitap, okuyor mutlu mesut. Do parkta eleman peşinde. Ona sohbet, arkadaş gerek. Tembellikse tembellik, seviyorum bu boş halleri. Düşün taşın, oku, dinlen, izle sağı solu… Hoşgeldin sonbahar.
IMG_2839.JPG

IMG_2838.JPG

genel, mutlu anne içinde yayınlandı | 2 Yorum

Tekinsiz duygulara yer var mı çocukların dünyasında?

Kuşlar, böcekler, ayılar, sevgi sözcükleri, bildik ahlaki dersler, standart doğru ve yanlışlar olmaksızın küçük çocuk kitabı yazılır mı? Yaklaşık dört yaşından sonra çocuklar kendi iç dünyalarında yaşadıkları soru işaretlerini, korkuları, endişeleri ya da zengin hayallerini kitaplarda görürse ne olur? Tekinsiz duygulara yer var mıdır çocuk kitaplarında? Ne zaman Anthony Browne okusak çocuklarla beraber, hep bu sorular üşüşür aklıma.

Çocuğun iç dünyasının derinlerine dokunabilen yazar ve çizerlerden Browne. Hiperrealistik diyebileceğimiz bir resim tekniği ile çizdiği hayvanlar, 16.yy Bruegel tablolarını hatırlatan dokunuşlar, farklı dönemlerden izler taşıyan dekorasyon öğeleri ile kendine dönüp dönüp baktıran kitapları var.

What If…? Ya Olursa…? İlk kez tek başın bir doğum günü partisine katılacak Joe. Ama davetiyeyi kaybetmiş. Annesi ile birlikte, akşamüzeri karanlığı çökmüş sokakta arkadaşının evini arıyorlar. İçinden bir ses ‘Gitme ve annenle kal, güvenli yerde kal’ dediği için her bir ev onun zengin hayal dünyasında bambaşka gözüküyor Joe’ya. Ya yiyecekler çok kötüyse, ya tanımadığı onca insan onu huzursuz ederse, ya arkadaşının ailesi garip insanlarsa… Annesi onu sürekli rahatlatmaya çalışıyor. Sonunda tahmin edersiniz ki, atılan her ilk adımdan sonra olduğu gibi, başta tereddütler yaşayan Joe çok eğlenmiş olarak buluşuyor annesiyle.  WI

 

 

 

 

 

 

 

 

WI02

 

 

 

 

 

 

LB

 

 

Little Beauty, Minik Güzellik. İşaret dili bilen devasa goril, küçücük bir kedi yavrusuyla arkadaş olursa… Bu dostluk sürer mi? Bir goril sinirlendiğinde neler olur? Başlarına ters bir şey gelse dahi birbirlerini nasıl kollarlar? Küçük ve büyük, siyah ve beyaz birbirini sevebilir. Dostluğun ölçeği ve rengi olmaz. Bu gizli mesajlar o harikulade çizimlerin içinden sesleniyor küçüklere (ve biz büyüklere)…

LB02

 

 

 

 

Anthony Browne’in kitaplarında hayvanlar var, tıpkı birçok çocuk kitabında olduğu gibi. Bu hayvanlar konuşuyor, oynuyor, yemek yiyor, uyuyorlar ama şöyle bir farkla: İnsanlar ve hayvanlar iletişim içinde çoğu zaman. Yani çocukların hayvanlar üzerinden ‘mış gibi’ yapması evet mümkün ama aslında insanların hayvanlarla kurduğu olumlu olumsuz ilişkileri, kanıksanan yanlışları da satır arasında anlatıyor bize Browne. Örneğin hayvanat bahçelerinin neden üzücü yerler olabileceğini görüyorsunuz etkileyici resimlerinde. Mesela Gorilla’da olduğu gibi.

kitapçıDe ve Do’nun huzursuz edici şeylerle hangi yaşta, nasıl tanışacağını çok düşünmüşümdür büyürlerken. Uzunca bir süre gündelik yaşamın acımasız ve sevmediğimiz gerçeklerinden uzak tuttum onları, doğrudur. Akıllarının ereceği, yorumlayabilecekleri ve daha da önemlisi bize soru sorabildikleri zamana ertelemeye çalıştım kendimce. Browne’in kitapları aslında bu yolda önemli bir adım. Tekinsizlik kötü değil, hatta gerekli. Hayatın tozpembe olmadığının işareti bu duygular ama sert bir gerçeklikten ziyade naif bir dille sunulduğunda öğretici…

genel, kedi, kitaplar içinde yayınlandı | 3 Yorum