Mutluluk üstüne bir kaç söz…

Eşimle çocukları ve çocukluğu konuşurken kendimizde fark ettiğimiz ve çocuklarımızın daha şanslı olmasını istediğimiz bir konu var. Ve bence mutluluğun temel anahtarlarından biri: Yetenekler ya da beceriler. Ne kadar erken keşfedilirlerse, yani anne baba tarafından ne kadar dikkatle gözlemlenir, fark edilir ve kanalize edilirse çocuk için o kadar büyük bir kazanç. Çünkü hayatta bizi mutlu kılan şeyler ev-araba-iş değil. Sahip olduğumuz yetiler ve onlarla yapabileceğimize inandığımız hayaller. Bunu geç fark eden ya da bu yetiyi nasıl gerçeğe dönüştüreceğini bilemeyen kişiler (ki kendimde de bunun izlerini hissediyorum zaman zaman) hep debeleniyor. Birşey var içinde ama zamanında
görülmemiş, cesaretlendirilmemiş, desteklenmemiş… O zaman da yeşerecek ortamı bulamamış, vakitlice. Silinmiş ya da solmuş gitmiş.

Sadece sanatsal şeyler değil bunlar. İlgi duyulan herhangi bir uğraş. Mesela mutfak merakı bile bu grupta benim için. Çocuklarımın o beceriyi (her ne olursa olsun) zamanında fark etmesini, ona istekle tutunmasını dilerim.

Bunun için de onlari iyi izlemeye, anlamaya çalışıyorum. Okullardan da bu yönde bir beklentim var hep. Kreşimizde böyle idi. Çocukların meraklarını gözlemleyen, onlara fırsatlar yaratan öğretmenleri vardı, önemsiyorlardı bunu. Abartılı şeyler değil üstelik, mesela Do’ya projelerini gerçekleştirmek için sunulan bir sürü atık malzeme, ya da De’nin resim merakını destekleyecek şekilde ona yaratılan zaman ve alan gibi.  Küçük çabalar ama önemli katkılar.

İçimden geçenler böye işte. Belki çocuklarımız bu açıdan bizden daha şanslı olurlar diye umuyorum. Onları anlamaya zaman ayıralım, içlerinde yatan ateş her ne ise destekleyelim, cesaret kazandıralım. Ve aslında hepsinden önemlisi, becerilerini nasıl sürekli kılabileceklerini öğrenmelerine yardımcı olalım.

Gerisi onlara ait…

genel içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kumkurdu ile tanıştınız mı?

Zackarina 5 yaşlarında. Bir sahil evinde yaşıyor, anne ve babası ile. Kardeşi yok. Etrafta çok oyun arkadaşı da yok. Annesi çalışıyor, babası ise evde.
Kumkurdu ile tanışıyor bir gün, kumsalda oynarken. Altın renkli kürkünden pırıltılar saçan, yumuşak ve ıslak burunlu Kumkurdu. Kocaman tüylü kuyruğu ile ışık hızında seyahat edebilen, bilgiç, oyuncu, komik, şaşırtmayı seven, akıl küpü Kumkurdu.
Zackarina tipik bir 5 yaş çocuğu. Hayalleri, oyunları, merakları, anne ve babasını kavrayışı ile…
Gündelik yaşamın tüm çocukça izleri var Kumkurdu’nda.
Yemek yerken masa altında sallanan bacaklar, anne veya babaya duyulan anlık kızgınlık, iki şeyi aynı anda yapma arzusu ve kararsızlıklar, bir yabancıyı tanımak, özgüven denemeleri, başka bir çocuğu sevmek ve sevmemek arasındaki o ince çizgi, kaybetme korkusu, giyinme özgürlüğü, bilime duyulan hayret, ölümle tanışma, anne ve babanın aşkı…
Kumkurdu daima anlıyor Zackarina’yı. Söylediği cümlenin altında yatan duyguyu hissediyor hemen. Varsa, gizli soruyu kavrıyor. Ama bilse de öğretmiyor, sadece bir örnek resmediyor O’na. Anlaşıyorlar sessizce. Kimi zaman O da bilmiyor anlatılanları, bir çocuk heyecanı ve açlığı ile atlıyor Zackarina’nın üstüne.
Biz çok sevdik “Kumkurdu”nu, ve “Daha Fazla Kumkurdu”nu hatta “Daha da Fazla Kumkurdu”nu. Her akşam birer ikişer öyküleri okuduk. Kimi zaman bir es veriyorum öyküye , ya De ya Do kıkır kıkır yanımda. “Hmm, bunu yapan başka bir çocuk tanıyor musunuz acaba?” diyorum. Gülüşüyorlar.
Kitap resimli değil, her öykü için bir iki küçük kara kalem var sayfalarda, ve bunlar da en az öykü kadar naif. Çevirisi çok başarılı; zorlamasız, sade ve eğlenceli.  İsveç çocuk edebiyatı beni hiç yanıltmıyor aslında. Garip bir benzetme olacak belki ama, fırından yeni çıkmış bir ekmek tadında benim için. Sıcak, samimi, bir o kadar da taze. Mesela ben Pippi Uzunçorap ile büyüdüm. Hala içimdeki çocuğun en iyi arkadaşıdır. Şimdi Kumkurdu ile tanıştık. Tanışmadıysanız henüz, sıra sizde.

kitaplar içinde yayınlandı | 6 Yorum

Çocuk kitapları dünyasına bir adım

Çocuklara kitap okumayı, okurken De ve Do’yu izlemeyi, arada bir onlarsız bile yeniden sayfaları karıştırmayı, ve güzel bulduklarımı arkadaşlarıma anlatmayı çok seviyorum. Aşağıdaki yazıyı çocuklar 3 yaşında iken yazmıştım, yani 2008 yılında. Sonra elbette dağarcığımız genişledi. Onları da ilk fırsatta paylaşacağım…

Kitapları Sever misiniz? (ikizanneleri‘ndeki köşemden)

Biz kitapları çok seviyoruz. Henüz De ve Do bebekken tanıştık çocuk kitapları ile, aşkımız büyüyerek devam ediyor. Artık şanslı bir dönemde çocuklarımız. Çünkü harika öyküleri, içinde kaybolunası büyüde resimleri ile nefis kitaplar var piyasada. Türkçe çeviriler çok yaygın. Her yaş aralığına uygun seçenekler var. Gelin sizi de katalım bu gökkuşağı tadındaki dünyaya…

Doğumlarından bu yana onlarca kitabımız oldu. Hediye edilenler, beğenilenler, beğenilmeyenler vs derken yüze yaklaşmıştır sayıları. Kimileri zamanı dolmadan sizlere ömür oldu, bunu da itiraf etmeliyim. Kemirildiler, bazen yırtıldılar, mümkünse sevgi ile geri yapıştırıldılar ama hep vazgeçilmez arkadaşımız oldular.

İlk kitaplarımız bezden. Topu topu üç yaprak. Her sayfada bir hayvan suratı, sevimli mi sevimli. Bize gülümsüyor. En arkada ise bir ayna. Bebeklik döneminin en büyük eğlencelerinden birisi idi o aynaya bakıp gülümsemek. Ardından gelen bir hayvanlar kitabımız oldu. Her sayfasında bir hayvan. Kiminin kuyruğu ipten, kimininin kulakları fışır fışır bir kumaştan. Çok sevdi De ve Do bu kitabı. Bebeklik döneminin en renkli kitabı buydu sanırım. Bez kitaplara muhakkak yer vermeli anneler evlerinde. Bırakın bol bol ellesin bebekler. Yalasınlar, çekiştirsinler, artık canları ne isterse. Bunun bir kitap olduğunu elbette bilmiyorlar ama dokunmayı, sayfa çevirmeyi, farklı görsellikleri bir arada algılamayı kaydediyorlar zihinlerine.

Daha sonra karton kapaklı, kalın ve az sayfalı kitaplar geldi. Bunlar da genelde dokunmatik oluyor. Az sayıda sayfası var ve kolayca çeviriyor küçük çocuklar. Türk yazarların elinden çıkan örneklerle çok karşılaşmadım doğrusu ama iyi çeviriler var. 1-2 yaş arasında De ve Do’nun elinden düşürmediklerini sıralayım burada: Pisi Kedi. İş Bankası Yayınları’ndan çıkan bu çeviri seri (Lara Jones) özellikle De’nin en yakın arkadaşıyıdı diyebilirim size. Net ve canlı renklerdeki resimler, kısacık ama anlamlı bir öykü, her sayfada dokunmaya teşvik eden tüyler, yün ipler, pofuduk kumaşlar… Hala bir nevi nostalji yaşıyor kızım ara ara kitaplıktan indirerek.

Remzi Kitabevi’nden çıkan birkaç kitap, bildiğimiz bazı masalların küçük çocuklara uyarlanmış basitlikte örnekleri: Üç Küçük Domuzcuk, Jack ve Sırık Fasulye, Ayakkabıcı ve Cinler, Kırmızı Başlıklı Kız gibi. Klasik masallar kimi zaman annece sadeleştirilmeye ihtiyaç duyuyor biliyorsunuz. İşte bu örneklerde buna gerek kalmıyor.
İş Bankası Yayınları’ndan Küçük Baykuş Yüzmeye Gidiyor, Hadi Uyu Küçük Kuş. Her iki kitap da beni bile büyüleyen bir çeviri diline ve nefis resimlere sahip. 3-4 sayfalık küçücük öykülere sahip ama ara ara hala okuyoruz desem?

İngilizce bir örnek. Bu da Do’nun favorisi idi aylarca. Masmavi kapağının bunda payı olabilir elbette. Ama çok sevdik, ailecek: This Is Not My Dragon (Bu Benim Ejderham Değil). Çok az yazı içeriyor. Bir öyküsü yok. Ama kimi sıfatları anlatmak ve dokunarak hissetmesini sağlamak için seçilecek en yaratıcı örneklerden birisi.

Doğan Egmont Yayıncılık’tan İlk Kitabım. 4’lü bir seri. İlk Sözcükler, Renkler, Hayvanlar ve bir de Makineler yanılmıyorsam. Kelimeler dünyası ile tanıştırmak için iyi bir seçenek.
Hollandalı meşhur bir yazarın Türkçeleştirilen kitaplarından Miffy. Çok net çizilmiş bir karaktere sahip. Miffy yaklaşık 3 yaşlarında bir tavşan. Amcası ile uçağa biniyor, babası ile hayvanat bahçesine gidiyor (dönüşte uyuyakalıyor), nesnelerin arkasında saklanan hayvanları buluyor… Hollandalı bir arkadaşım bana ta oradan türkçelerini yollamıştı, neredeyse her dile çevrilmiş.

İkinci yaşımızla beraber kalın ve az sayfalı kitaplardan bir sonraki aşamaya geçti De ve Do. Çünkü artık kitapların nasıl korunacağını öğrenmeye başlamışlardı. Kızım zaten neredeyse hiç zarar vermedi diyebilirim ama Do’nun bunu öğrenmesi biraz zaman aldı. Bebekliklerinde taksitle aldığım ve heyecanla onlarla tanıştırmayı beklediğim Poldi de işte tam bu zamanda yerini aldı raflarımızda. Biraz pahalı bir yatırımdı belki ama o kadar doğru bir iş yapmışım ki. Poldi bir korkuluk. Üç tane kuş arkadaşı var ve tüm dünyayı geziyor onlarla. Her gittiği yerde bir başka öykü karşılıyor bizleri. Çocuklar uzak ülkelerin varlığını, renkleri, boyutları, hareket biçimlerini, zaman kavramını, farklı tat ve dokuların varlığını dinliyorlar bu masallarda. Poldi “anne ile sıcak dakikalar” kitabımız, “uyku öncesi” kitabımız oldu. İşten eve döndüğümde o akşam için seçtiğimiz Poldilerimiz oldu hep. Hala da öyle. A bu arada yapbozu, masal cdleri, eşini-bul kartları da var, kitaplarla birlikte geliyor. 

Tübitak’ın Erken Çocukluk Serisi 2, 2.5 yaşını geçen tüm çocukların başucu kitapları arasında olmalı bence: Dinozor, Deniz Kıyısında, Kültürlü Kurt, Kelebek, Yavru Kuş, Yağmurlu Bir Gün, Karlı Bir Gün… Doğayı ve hayvanları anlatan masalsı kitaplar. Çevirileri çok başarılı, resimleri inanılmaz güzel.

Bunun dışında yazacaklarım farklı yayınevlerinden. Kitapçıları gezerek, biraz sayfalarına bakarak edinilecek öyle çok kitap var ki. Aklımda kalanlardan bir seçme yapacak olursam, işte bizim sevdiklerimiz:

Çeviriler: Kapri Kralı, Koş Balkabağım Koş, Minik, Akıllı Tilki’nin Masalı, Elmer ve Kelebek, Elmer ve Hipopotamlar, Süslü Püslü Prenses, Dağınık Saçlı İdil, Piretorbası.

Türk yazarlardan örnekler: Köstebek Kuki, Beş Çocuk Beş İstanbul (her iki kitabın da yazı ve resimleri Betül Sayın’a ait, Türk yazar-çizerler arasında bence kitapları takip edilecek bir isim) Boğaz’daki Bebek, Deniz Masalı. 

Aslında okumayı öğrenen çocuklar için hazırlanmış bir seriden de bahsedeceğim. Yazarı Fatih Erdoğan (Bulut Yayıncılık). Ufak ve ince sayfalı kitaplar ama o kadar naif ve içten bir dili var ki küçük çocuklar da çok seviyor. Henüz rastlamadıysanız bir bakın derim. De ve Do bu seriyi gittikleri her yere götürüyor, şiirsi dilini ezbere biliyor ve kendi başlarına, kendi hayal güçleri ile okuyorlar bazen: Ablam Bana Dil Çıkardı, Canavar Bana Gırr Yaptı, Beş Beyaz Benekli Baykuş Bana Bakıyor, Beş Beyaz Benekli Baykuş Geri Döndü, Dedem Neden Güldü? Pabucumun Bağı Çözüldü ve diğerleri.

2 yaş sonrasına ait belki de en heyecan verici kitaplarla kapanışı yapalım: Ali Mitgutsch ve onun yazısız, resimli kitapları. Türkiye’de henüz basılmamış sanırım, ben görmedim. Ama ne yapıp edip edinmeli. Her sayfada onlarca değişik karakter, onlarca değişik eylem var. Kentteki anları resmediyor daha çok; parkta, sokakta, hayvanat bahcesinde, apartmanların içinde, inşaat alanında, limanda vb. Bir yandan 16. yy ressamlarından Brugel’in tablolarını andırıyor, bir yandan da sinemayı. De ve Do büyülenmiş bir şekilde bakıyor bu sayfalara, uzun uzun anlatıyor, konuşuyorlar; her bakışta yepyeni şeyleri fark ederek.

Çok uzun anlattım, değil mi? Ama kitaptan daha özel bir oyun arkadaşı düşünemediğimden, en az De ve Do kadar iyi vakit geçirdiğimden sanırım. Hepinize renkli ve masalsı kitap saatleri diliyorum.

genel, kitaplar içinde yayınlandı | 6 Yorum

Kanatlarınız var mı?

Yine eskilerden önemsediğim bir konu, ikizannelerinde yazmıştım ilk önce. Anne arkadaşlarımla da ara ara hep bahsederiz bundan, bir şekilde. Kanatlarımız…

Anne olduktan sonra, hele de, aynı yaşta ya da yaşları yakın birden fazla çocukla geçiyorsa hayatımız, çoğumuzun hissettiği ortak duygu bu; bir nevi onlar için yaşıyoruz. Gönüllü, sorgulamadan, arzu ile. Anneliğin doğasında var bu arzu, bunu çok iyi hissediyorum ama öyle bir tempo ki bu, bir süre sonra “ya ben?” diyor içeriden cılız bir ses. Genelde bastırıp devam ediyoruz yola. Oysa, hakikaten de, anne mutluysa mutlu çocuk. Ve annenin mutluluğunda, kanatlarını yitirmemesinin payı büyük. O nedenle soruyorum aslında arada bir kendime ve diğer annelere:

Kanatlarınız var mı?

“Çocukların köklerine ve uçmak için kanatlara ihtiyacı vardır” demiş Goethe. Gerçekten de doğru.

Can alıcı bir soru sorsam sizlere: Acaba kanatlara kavuşmalarını ne kadar yürekten diliyoruz? Babalar adına konuşmayım, bu işi onların sözcülerine bırakmalı. Ama anneler olarak sanki hepimizin içinde bir ses dürüstçe “bilmem ki, evet ama…” demiyor mu? Annelik başlı başına bir tutma hali. Tıpkı kökler gibi. Doğası gereği öyle. En başından organik bir bağla bağlanmıyor muyuz çocuklarımıza? Göbek bağı başka nedir ki?  Onu, yaşam halkalarının kurulduğu ilk andan itibaren tutmaya, taşımaya, büyütmeye yönelik işliyor bedenimiz, hormonlarımız. Gerçek bir koruyucu.

Büyüyorlar, parmaklarından tutuyoruz; yürümeyi öğrenirken zarar gelmesin diye. Hep arkalarında duruyoruz; koşarken kötü düşmesinler diye. Biraz zaman geçiyor, birlikte dolaşmaya çıkıyoruz, bir elimiz hep ellerinde. Bir yandan da eğitmeye çalışıyoruz şu hormonları: Hep tutma, bırak yürüsün, bırak koşsun, bırak düşsün hatta! Ama o gözümüz hiç uzaklaşmıyor üstlerinden. Yuvaya, okula başladıklarında biz bırakmayı öğreniyoruz biraz biraz, onlar bırakılmayı. Ama çocuklarımız el sallayıp da içeri girene dek, hangimizin gözü başka bir tarafa kayıyor? Hatta ayrılıp işe doğru yürürken aklımız bırakıyor mu onları kolayca?

Nereden nereye geldim… Pekala, diyelim eğittik kendimizi. Diyelim anneliğin sırf tutmaktan ibaret olmadığını; el vermenin, onu kendi başına güçlü kılmanın kıymetini keşfettik. Kanat takabilmelerini nasıl öğreteceğiz? Biz kanatlanmamışsak eğer bunca yıl, bir uzun yaşam, onlara nasıl yardım edeceğiz? Ya… Yine oklar bize döndü değil mi? Hayat böyle işte. Kendimize bakmadan bir başkasına katkı koymak neredeyse imkansız.

O nedenle sevgili anneler: Biliyorum çok zor, biliyorum zamansızız, biliyorum yorgunuz, koşturup duruyoruz. Ama çocuklarımızın önünü açacaksak eğer, eğer onlara kanatlanmayı öğreteceksek bir gün, kendimizi unutmayalım. Bizi mutlu edecek, özgürleştirecek uğraşları sorgulayalım. Çocuklarımız hayatı keşfetmeyi öncelikle bize bakarak öğreniyorlar. Cesaretlerinin de, korkularının da kaynağı bizleriz. Kanadı kırık bir annenin yavrusu uçabilir mi, ne dersiniz?

kanatlar, mutlu anne içinde yayınlandı | 5 Yorum

Lütfen Kemerlerinizi Bağlayınız!

Çok uzun zamandır yazıyorum, çocuklar hakkında, çocukluk hakkında. Kaleme (ya da klavyeye) dökemediğim zamanlarda ise içimde biriktiriyorum. Belki bu blogda, o birikenler kendine yeni bir yer bulacak, ümidim bu.
ikizannelerinde arada bir yazabildiğim bir köşem var, oradan bazı notlarıma zaman zaman çocuklar büyürken’de de yer vermek istiyorum .
En güncel olanı ile başlayalım: Oto koltuğu. Biraz didaktik bir başlangıç oldu sanırım, ama idare edin 🙂 … Birkaç annenin fikri değişebilirse bu konuda, bu da kardır benim için.

Lütfen Kemerlerinizi Bağlayınız!
Biliyorsunuz Haziran 2010’da yeni bir yasa yürürlüğe girdi, artık trafikte seyreden araçlarda çocuk oto koltuğu zorunlu kılındı. Türkiye gibi trafik kazaları konusunda sicili parlak olmayan bir ülke için aslında çok önemli bir adım. Uygulamanın sonuçlarını belirleyecek olan da, bizzat bizleriz.
Yasadan sonra araçların içinde oto koltuğunu daha çok görür olduk. Bu olumlu bir başlangıç. Ama biraz daha dikkat edin lütfen, koltuk olmasına rağmen bağlanmamış, ya da eksik bağlanmış ne çok çocuk var. Herhangi bir kaza anında aracın içinde potansiyel bir topa dönüşebilecek çocuklar… Böyle sahneleri gördüğümde camı açıp müdahale etmemek için kendimi zor tutuyorum. Ve üstelik araçların birçoğunun markasına, içinde oturanların giyimine, tarzına bakarak anne babanın belli bir eğitim seviyesinin üstüne olduklarını da rahatlıkla tahmin edebiliyorum. O an konuşabilsem, duyacağım cevapların şu aşağıdaki minvalde olacağı kuvvetle muhtemel.
“Çok kısa mesafeye gidiyoruz, gerek yok” (Allah korusun, herhangi bir kaza anında neler olabileceğini hangimiz biliyoruz?)
“Bizim çocuk çok inatçı, taktıramadık valla” (Sanki iki yaşında bir çocuk kendi kendine, hiç yönlendirilmeden, takmayı talep edebilirmiş gibi. Birşeyi öğrenecekse bu bizim sayemizde olacak zaten, sınırları tarafımızca iyi çizilmiş bir dünyada, çocukların kararlarını onlara bırakmak en güzeli değil mi?)
“Çok ağlıyor, birşeyi ağlatarak yaptırmak bana ters” (Biraz ağlamalarında bir sakınca yok, her ağlama mutsuzluk göstergesi değil ki. Hem çocuklarımızı ağlatmadan da onlara birşeyler öğretmek, alışkanlıklar kazandırmak mümkün. Kendimizi kandırmayalım, bu cümle sadece niyetimizin yeterince güçlü olmadığının ifadesi, yani önceliği arkalarda…)
Diyelim henüz oto koltuğu almadınız. Ne alacağınızı belirleyen iki koşul var; ilki çocuğun yaşı, diğeri de maddi alım gücü. Küçük çocukları sadece aracın emniyet kemeri ile bağlamanın, belki de hiç bağlamamak kadar risk taşıdığını da akıldan çıkarmayalım. Yaşına uygun bir koltuk bu nedenle gerekli ve elzem.
İşin uzmanı değilim. Elbette şu iyidir / bu değil demem doğru olmaz. Ama tercihinizi düzgün bir üründen yana kullanmanız iyi olabilir. Bu türde bir ürünü ilk elden almak masraflı, hele de ikiz ailesi iseniz. Tecrübelerime ve gözlemlerime bakarak şunu söyleyebilirim: Çok da düzgün olmayan, emniyet kalitesi tescillenmemiş bir ürünü sıfır almaktansa, güvenilirliği tescilli bir markanın, iyi durumda olduğunu gördüğünüz, hatta kullanıcısını bildiğiniz bir ürününü ikinci el almak iyi bir alternatif olabilir. Neden olmasın?
İşin belki de almaktan daha zorlayıcı olan boyutu çocuklarımızı yönlendirme biçimimiz. Yukarıda yazdığım türde cümleleri bertaraf etmek için lütfen bebeklerimizi alıştıralım, küçüklerimizi özendirelim ve çocuklarımızı da ikna edelim. Birçok konuda olduğu gibi bunda da, henüz onların karar veremeyeceği, bilemedikleri alanları, zamanından çok önce onlara bırakmayalım. Yavrularımızın sağlığından ve güvenliğinden biz sorumlu değil miyiz? Bir koltukta ağlamadan, istekli bir şekilde oturmalarını sağlamak da bizim işimiz olmalı, ne dersiniz? Yeter ki niyetli ve kararlı olalım, çözüm daima vardır.
Son olarak da, tüm bu yazdıklarımla ilgili bir problem yoksa, ne mutlu size… Keyifli yolculuklar!

Not: Küçüklerinizi koltuklarında oturmaya nasıl alıştırabilirsiniz?
– Oto koltuklarını kullanmaya çok küçük yaştan itibaren başlamalı.
– Kısacık mesafelerde bile bağlamayı ihmal etmemeli. Hatta alışmakta güçlük çeken çocuklarınız varsa, ilk zamanlar şehir içinde kısa mesafeler katetmeli.
– Kemerler takılmadan aracın çalışmadığını onlar da bilmeli. Bu bilgiyi oyunlarla, masallarla, benzetmelerle edinmelerini sağlayabilirsiniz.
– Yolculuk uzun ise, koltukta bağlı kalmaktan sıkıldıklarını hissettiğinizde mola vermeli.
– Arkada iki oto koltuğunuz dahi olsa, özellikle ilk zamanlar bir ikiz annesi olarak arada kalan o daracık mesafeye sığabilmenin inceliklerini keşfetmeli. Bu şekilde aralarında oturup oyunlarla, kitaplarla, şarkılarla yolu daha eğlenceli hale getirebilirsiniz.
– Koltukta bağlı oturdukları süre içinde yere düşecek tonla oyuncak, emzik, suluk, kalem, kitap gibi bilimum nesnenin bir yedeğini yanınızda bulundurmalı.
– Yaz aylarında havlu kılıflar veya havlu desteklerle koltuğun terletme ihtimalini aza indirmeli.

çocuklar ve sınırlar, güvenlik içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Başlıyoruz…

Çocuklar büyüdü.
Çocuklar büyüyor.
Büyümek hep baki aslında. Yaş kaç olursa olsun…
Meraklanmak, keşfetmek, öğrenmek, tecrübelenmek, yol almaksa eğer büyümek, hep baki hayatımızda.
Çocuklarım büyüyor. Ben de onlarla birlikte.
Kızım “De” ve oğlum “Do”, 5.5 yaşındalar bugün. Elele gelmeyi seçtiler bu dünyaya, iyi ki de öyle seçtiler. Yuvamızı aydınlattılar. Beni çok özel bir anneliğe taşıdılar.
İlk günden beri yazdım hep. Onları, onlarla geçen yaşamı, beni, yorgunluğu, mutluluğu, en çok da heyecanları. Yazmak ve paylaşmak… En az büyütmek kadar keyifli benim için.
En baştan beri okuyan, düşünen, dinleyen, gözlemleyen, en çok da hisseden bir anne olmayı seçtim. Oldum – olamadım bilemem. Ama bu yol bana benimle ilgili çok şey öğretti, onu biliyorum.
Şimdi kısa kısa paylaşma zamanı. Biraz diğer annelerle yazışmalarımdan, biraz güncemden, en çok da zihnimde hiç eskimeyen anılarımdan bir araya gelen “dün” ve çocuklarımla büyümeye devam ettiğimiz “bugün” var bu blogda.
Keyifli paylaşımlar…

genel içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 3 Yorum

Hello world!

Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!

genel içinde yayınlandı | 1 Yorum